Hainler ve ‘Hero’lar..

325
Konuk Yazar | Sinem Özdemir

“Bu yazıda okuyacağınız kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür” diyebilmeyi çok isterdim. Ama ne yazık ki burada anlatılanların hepsi tarihten aldığım görüntülerle yaptığım ‘selfie’lerdir. Neden mi selfie? Çünkü hain karelerinin bir köşesinde 2017 Türkiyesi’nin ‘haini’ olarak ben de buruk bir şekilde gülümseyeceğim.

Hain kelimesi sözlüklerde ‘zarar vermekten, üzmekten veya kötülük yapmaktan hoşlanan (kimse) ve kötü niyeti olan’ şeklinde açıklanıyor. Tarih boyunca tüm dünyada iktidarlar, yaptıkları siyaseti eleştiren/onaylamayan kişi ya da topluluklara hain damgası vurarak hem var olan siyasetini ‘ak’lamış hem de kendi bekasını sağlama almışlar. Bunu halka da inandırmak için bazen milli, bazen dini değerler öne sürülmüş. Bu kirli siyasetin etik ve ahlaka, evrensel değerlere ve insan haklarına uyup uymaması çok da önemli olmamış. Birkaç yüz bin kişinin ötekileştirilmesi, yüzlerce kişinin idam edilmesi, neredeyse ülkedeki her aileden en az bir kişinin işsiz kalması, binlerce insanın yurdunu yuvasını bırakıp vatanını terk etmesi hedefe giden yolun taşları olmuş.

‘DİN’ ADINA ‘HAİN’ İLAN EDİLENLER

‘Hainler ve diğerleri’ ayrımının Hristiyan dünyasında Haçlı seferlerine ve yüzyıllar süren savaşlara yol açtığını biliriz. Sadece farklı dinler değil, Katolik, Ortodoks, Protestan gibi mezhepler de kendi aralarında çatışma halinde olmuşlar. Dinimizde de ne yazık ki Sünni-Şii çekişmesinde ‘hain’ iddialarının revaçta olduğunu görüyoruz. Yezid de Peygamberimizin ‘gözbebeklerini’ kendi siyasetini onaylamadıkları ve kendine rakip olarak gördüğü için hain ilan ederek zalimce şehit etmemiş miydi? Alimler ve zalimler arasında yaşanan, hakikate taraf olmak ya da olmamak hikayesi her dönem isim değiştirerek devam etmişti.

Dört büyük mezhebin kurucusu olan Ahmed Bin Hanbel, İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Maliki ve İmam-ı Şafii’nin de iktidar tarafından ‘dine ihanet’ iddiasıyla zulme maruz kaldıklarını biliyoruz. Daha yakın bir tarihe gelecek olursak, Bediüzzaman Said Nursi de dönemin iktidarı tarafından ‘hainlik’ iddiasıyla ömrünü baskı, zulüm, tehdit altında, sürgünlerde, hapislerde geçirmişti. Ancak bu güç şartlara rağmen inancından, azminden, kararlılığından ödün vermemişti. Cesareti, yaşadığı her zorluğa rağmen tevekkülü, sabrı, vicdanı ve ihlasıyla tüm Müslümanlar için önemli bir örnek olmuştu.

Büyük bir mütefekkir ve İsIam âlimi olan Seyyid Kutup yarınlara nasıl yaşanıp ölüneceğinin izlerini bırakmıştı. Demokrasiye hayranlık duymuş, Batı’daki gibi hak ve adaletin İslam dünyasında olmayışının ıstırabını çekmişti. Bunun için mücadele vermiş, hükümet ile Müslüman Kardeşler’in arası bozulunca, o da ‘hainlik’ pastasından payını almış ve hapse atılmıştı. Daha önce başladığı 30 ciltlik tefsirini hapiste tamamlayabildi. Kutup, döneminde çok sevilen, takdir gören bir âlim olsa da Abdülnasır rejimi tarafından ‘hain’ an edilerek idam edilmişti. Seyyid Kutup, kendisinden özür dilerse idam kararından vazgeçeceğini söyleyen Abdülnasır’a şu tarihi sözleri söylemişti: “Eğer Allah’ın kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam, ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem.”

HAİNLER VE KAHRAMANLAR İNŞA EDEN DİKTATÖRLER

Fransız yazar Jacques Laurent “Hain Bir Sözcük: Hain” başlıklı makalesinde kendi tarihinin de hainliklerle dolu olduğunu hatırlatır. Hain sözcüğünün tavşan gibi her salçaya uyduğunu söyler ve “İhanet, sadece ikiyüzlülük varsa vardır” diye devam eder. Sadece Avrupa’ya değil, bütün insanlığa yeni bir ufuk açan Fransız Devrimi’nden önceki 150 yıllık süreçte beş defa restorasyon bunalımı yaşandığı ve bu dönemlerde otoritenin karşısında olanların daima hain mührünü yediklerini hatırlamak lazım.

Aslında hainlerin tarihi, diktatörlerin tarihiyle paralel ilerlemiş. Zira diktatörlerin ortak özelliği ülkeyi kutuplaştırıp ‘hainler ve kahramanlar’ diye ikiye bölmek ve ‘hainlere’ zulmetmek olmuş. II. Nicholas, Rusya’da 3 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olurken Saddam Hüseyin’in 2 milyon civarında vatandaşını katlettiği ve hayatı boyunca çatışmaları kışkırttığı söylenir. Kamboçya Komünist Hareketi Lideri Pol Pot, Etiyopya eski Devlet Başkanı Mengistu Haile Mariam ve Alman Nazi Lideri Hitler de ülkelerindeki milyonlarca farklı sese soykırım imzalamış. Katlettiği insan sayısı 50 milyondan fazla olan Zedong, insanlık tarihinin en kanlı diktatörüdür. İktidara geldikten sonra Büyük Temizlik adını verdiği girişimde 10 milyondan fazla insanı öldüren Josef Stalin’in, kendisini ‘32 dişini göstermeden alkışlayan delegeleri’ bile öldürttüğü söylenir.

KONTROLÜ/İKTİDARI KAYBETMEMEK İÇİN

Peki merceği yine kendi topraklarımıza ve yakın tarihimize çevirdiğimizde yüzümüz kızarmıyor mu? 1876’da tahta geçen II. Abdülhamit kucağında birbirinden belalı pek çok mesele bulmuştu. Zaten evhamlı olan Padişah, iç sorunların etkisi ve darbe çekincesiyle II. Mahmud döneminden beri gündemde olan jurnalciliği legalleştirdi. “Dış ve iç tehlikelere karşı gereken tedbirleri almak, korkaklık alameti değil, insanlık icabıdır” dedi ve Yıldız Sarayı’na kapandı. Padişah taraftarı gibi görünen ve fişleme yapan jurnalciler yavaş yavaş imparatorluğun altını oyuyordu. Muhbirliğin ve fişlemenin üstüne kurulan bir idare, aslında iktidarın kedi bindiği dalı kesmesiydi.

Cumhuriyet kurulurken siyasi iktidarı kapma yarışında da hain seçimi için ‘geçmiş rejimle bağ’ damgası kullanıldı. Ankara Meclisi, ‘Hıyanet-i Vataniye’ kanununu kabul etti ve TBMM’nin meşruluğuna türlü biçimlerde ayaklanarak muhalefet ve kargaşa çıkarmaya çalışanların vatan haini sayılması yasalaştırıldı. Böylece hain damgalamalarında bir zirve yarışı başlamış oldu. Bu yasa, TBMM’nin meşruluğuna karşı, sözlü, yazılı ya da eylemci muhalefeti ve fesat çıkarılmasını vatana ihanet olarak tanımlamıştı. Var olan mahkemeler hain yargılamalarına yetişemeyince, verdiği cezanın hemen uygulamasını yapan İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Ve binlerce insan jet hızıyla gözaltına alınıp birkaç hafta içinde hüküm giydi ve infaz edildi. Bu mahkemelerde devletin bekasına tehdit oluşturanların ‘temizlenme’ bilançosu değişik kaynaklarda 30 bin ile 500 bin kişi arasında görülüyor. Bazıları ise İstiklal Mahkemeleri’nin kararı bile beklenmeden aykırı gazetecilerinden Ali Kemal gibi halka linç ettirilip öldürüldü. İstanbul Hükümeti için Mustafa Kemal ‘haindi’. İstanbul Divan-ı Harbi önce Mustafa Kemal’i, sonra Fevzi ve İsmet Paşaları idama mahkûm etti. TBMM ise, aynı dönemde Hıyanet-i Vataniye sebebiyle Damat Ferit ve arkadaşlarının vatandaşlıktan çıkarılmalarına ve idama mahkumiyetlerine karar verdi. Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyetle Saltanat Şurası’nda müspet oy vermiş olanların hepsi TBMM tarafından vatan haini ilan edildi. Sakarya Zaferi’yle birlikte Ankara Meclisi rüştünü ispat edince Vahdettin, isminin yanındaki ‘hain’ sıfatını valizine koyup ömrünün kalanını İtalya’da San Remo’da tamamlamak zorunda kalmıştır. Refik Halid Karay’a göre, “Mustafa Kemal’in gösterdiği başarıyı Padişah’ın yapamaması, onun bunu istememesinden değil muktedir olamamasındandır”. Hainlik değil, belki şartların farklılığıdır.

1924’te Meclis’ten 150’likler kararı çıkarılır. Mustafa Kemal’i ve Millî Mücadele’yi desteklemeyip Padişah’ın yanında yer alan 150 kişi sınır dışı edilir, vatandaşlıktan çıkarılır ve Türkiye’ye gitmelerine izin verilmez. Bu ‘hainlerin’ içinde eski bakanlar, askerler, polisler, gazeteciler ve yazarlar da vardır. 1938 yılında Mustafa Kemal, Savarona’da hastalığının en zor günlerini geçirirken 14 yılın ardından 150’liklerin affına karar verir. Son zamanlarını yaşarken Atatürk şöyle söyler: “Biz onları affedeceğiz ama… Onlar bizi affedecek mi?” (Orhan Koloğlu, Hainname, sf. 138)

‘ADALETİN OLMADIĞI YER VATAN DEĞİLDİR’

Tarih boyunca devrimin kısa sürede gerçekleşen bir çözüm olduğunu düşünen ve gündelik çözümlere yönelenlerin hain tutkusuna zemin hazırlayan görüşler sunmaları kaçınılmazdı. Devrim ve dönüşüm yukarıdan aşağıya, zorla, zorbalıkla yapılınca uzun vadede çeşitli nefret suçları ve terör örgütlerinin doğmasına sebep oldu. Oysa gerçek dönüşüm devlet eliyle değil aşağıdan yukarıya, insan eliyle, evrensel değerlerin talep edilmesiyle, insani haklarla mümkün olabilirdi.

Düşüncelerimizi ve yaşam tarzımızı üretkenlik ve yeniden inşa üzerine değil de zıtlıklar ve düşmanlıklar üzerine kuruyoruz. Bir fikri destekliyor oluşumuzun sebebi, o fikri desteklemeyen kesime olan öfkemiz olmamalı. “Bir topluma olan kininiz sizi yanlış kararlar almaya itmemeli”. Dün hain gördüğün bugün kahramansa, bugün kahraman gördüklerin de yarın seni pişman edebilir. Değerli bilim insanı ve günümüz ‘hainlerinden’ Prof. Dr. Sedat Laçiner “Adaletin olmadığı yer vatan değildir” derken aslında herkesin bir gün hain addedilmeye aday olduğunu da söylemiş oldu. Malından, canından, hürriyetinden emin olamadığı bir yeri nasıl yurt edinebilir ki insan?

Hain de kahraman da aslında hayatı boyunca yaptıklarından, ürettiklerinden tanınabilir. Vatanını seven, bunun aksi herhangi bir fiili olmayan, hayatı boyunca topluma karşı azami ölçüde fedakarlıklarla faydalı olmuş insanlar ‘hain’ değil, ancak ‘kahraman’ olabilir. Üzerine ‘hero’ yazılı bir tişört giymesi ya da giymemesi, belediye mezarlığına değil de ailesine ait bir fındık bahçesine defnedilmiş olması hiçbir şeyi değiştirmez. Hakikat ihraç edilemez. Önemli olan fiillerdir, sıfatlar değil. Mazruftur, zarf değil. Sirettir, suret değil. Hakk katında bir insan masumsa, bütün dünya linç edilse de önemi yok.

Bir gecede ülkemiz ‘hainler’ ve ‘kahramanlar’ diye ikiye bölündü. Yüzbinlerce insan işinden atıldı. On binlerce insan tutuklandı. On binlerce insan da vatanını terk etmek zorunda kaldı. O geceden sonra küçücük bebekler bile ‘hain’ olarak doğdu, yüzlercesi hayata ‘tutuklu’ başladı. Bu süreçte intihar edenler, aklî melekesini yitirenler, yuvaları dağılanların her biri ayrı yazı konusu. O gece belki ölen de öldüren de, sivil de asker de -niyetine göre- kahraman oldu. Gerçek hainler takım elbiseleriyle makam araçlarından olanları seyrededursun, aslında bir gecede gerçek hainler kaybederken, ‘hero’lar niyetiyle kazandı. Bugün, hain addedilenlerin kendilerine verecek masum cevapları varsa zaten tarih de onları aklayacaktır. Zira zaman, her niyetin hiç şaşmaz turnusol kağıdıdır. Ancak o gün geldiğinde, tıpkı 150’liklerde olduğu gibi belki yeni iktidar onları ‘affedecek’ ama bakalım onlar ‘iktidarı’ affedebilecek mi?

(TR724)