YENİ YIL VE TAHRAN’DA SICAK ÇİKOLATA..

275

Asya’nın Champs-Élysées’si (Şanzelize) olarak da bilinen Valiasr’da yılın son günü. Saat gece yarısına yaklaşıyor. Fakat eski Tahran’ı kuzeyde kurulan modern semtlere bağlayan, her iki tarafı de çınar ağaçlarıyla çevrili geniş ve uzun bulvarda ne ışıltılı neonlar ne de neşeli kalabalıklar var. Gün boyu trafiği durma noktasına getiren, kötü benzin ve mazot yakan, etrafa dayanılmaz koku saçan otomobillerden eser yok. Küçük genç gruplar karartı olarak bir görünüp bir kayboluyor. Ahlak zabiti sivil milisler (Besiçler) insanlara çok da kibar olmayan tavırlarla araçları gösteriyor: Uzaklaşın!

Ülkenin yaşadığı en büyük depremlerden biri için geldiğim İran’da kendimi bir yeni yıl öncesi Tahran caddelerinde buldum. Bu günlerde isyan ateşinin aydınlattığı şehre o günlerde umutsuzluk hakimdi.

Anlaşıldı, akrep ve yelkovan tam 12’nin üzerinde buluştuğunda yeni yıl kutlaması olarak anlaşılabilecek bir toplanmaya, emareye aman vermeyecekler.

Gazeteci arkadaşım Nafiseh Kouhnavard olacakları tahmin ettiği için “atla arabaya” diyor. O meşhur caddeye paralel bir sokakta kepenkleri indirmek üzere olan bir büfenin önünde duruyor. Birkaç dakika sonra elinde iki sıcak çikolata bardağıyla geliyor.

“Gidelim…” diyor.

İyice tenhalaşan caddelerden kenti çepeçevre saran çevre yolunda buluyoruz kendimizi.

Teypte Ahmet Kaya çalıyor… Bazen de Şahram Nazıri’den Mestan’a renkli bir yelpazede geziniyoruz.  O günlerde yeni ünlü olmuş bir İranlı sanatçı, içinde “Müşkülpesendem” nakaratının geçtiği eski şarkıyı söylüyor. Nafiseh şarkıya, ben nakarata eşlik ediyorum:

Sevgilim müşkülpesenttir,

Eğer ben sarhoşsam, aşkından sarhoşum

Gel otur yanıma, zaten kalbimi elimden almışsın

Yüreğim sende, yanında esir kalmış

Benim sevgilim müşkülpesenttir

Yeni bir yıla girerken İran sokaklarının renkli ışıklarla değil isyan ateşiyle aydınlandığı, neşeli gençlerin kahkahalarının yerini “diktatöre ölüm” sloganlarının aldığı haberlerini okuyunca 2003 yılının son günlerini hatırladım.

BAM’DAN GERİYE NE KALDI?

Oysa Tahran’da bulunma sebebim çok başkaydı. Ülkenin güneyinde büyük ve yıkıcı bir deprem meydana gelmiş, kerpiç ve topraktan yapılan Bem (Bam) şehri 6.6 büyüklüğündeki sarsıntıyla yerle bir olmuştu. Haberler ve İranlı dostlarımın anlattıkları pek umut verici değildi.

İran’ın deprem bölgesine yakın şehirlerine yakın zamanda sefer olmadığı için çaresiz Tahran’a uçmak gerekiyordu. Zaman’ın genç muhabiri Fatih Uğur’a, “Hazırlan,” dedim, “İran’a gidiyoruz!” 1999 depreminde Sakarya’dan Gölcük’e omuz omuza çalıştığım Fatih yetenekli olduğu kadar hızlıydı da… İkinci Körfez Savaşı’nda birlikte Bağdat’a gitmiş, Kerbela’dan Felluce’ye onlarca habere imza atmıştık.

Evimize gidip eşyaları hazırlarken bir yandan da Tahran’dan Bam’a gitmenin planlarını yapıyorduk.

Çareyi Şirin ve Hamid Nikpour gösterdi. “Ben sana bir araba, iki şoför ayarlıyorum Selo’cum” dedi. Dünya iyisi çiftle de bir haber vesilesi ile tanışmış, sonra arkadaş olmuştuk. Hamid Nikpour İran Paintball takımının başkanıydı. 1979 devriminden önce ailesi hali vakti yerinde olmasına rağmen gelen rejim bütün varlıklarının üzerine çökmüştü. Ailenin çoğu ülkeyi terk ederken o kalmayı tercih etmişti.

ORADA OLMAK!

Tahran havalimanına iner inmez aracımız ve ön koltuklarda iki şoförümüz hazırdı. Kısa bir merhabadan sonra yola koyulduk. Önce Kirman, ardından Bam.

Sanıyorum felaketin uğradığı şehre yardım ve kurtarma ekiplerinden de, diğer gazetecilerden de önce vardık.

Tam anlamıyla bir yıkım vardı. Kerpiç evler un gibi yere yığılmış, tahta kolonlar, kirişler, kapı ve pencereler kalmıştı geriye. Kesif bir ceset kokusuna kadınların ve erkeklerin feryatları karışıyordu. İş makinelerinin açtığı derin hendeklere özenle bırakılan cenazeler üzerine kireç döküldükten sonra kapatılıyordu. Adeta küçük bir kıyamet! İlk günlerde saatler içinde binlerce insan gözlerimizin önünde defnedilmişti.

İlk haberlerimizi ve fotoğraflarımızı ayrıntılı olarak geçtik o gecenin sabahında. İzlenimlerimizi aktardık: “Zaman Bam’dan bildiriyor…”

Ne onurdur kıymetini bilenler için.

Zaman muhabirleri için dünyanın her yeri yakındı. Afrika çöllerinde kuraklık ve kıtlık olur, Bangladeş’te sel… Oradaydık! Japonya’da nükleer sızıntı dünyayı ayağa kaldırmıştır, insanlar Ukrayna’daki isyana kulak kabartmıştır. Yine orada… Kırım kan ağlar, Karabağ karalar bağlar Zaman birinci elden ve gözden okuyucularını bilgilendirir. Haiti’den Endonezya’ya kadar dünya avucumuzun içinde olsa da ilk hareket için küçük bir sorun vardır. Yayın editörümüz Mehmet Kamış’ın elektronik imzasını almaktır bütün mesele. Sonrası hep çok kolaydır.

Haber nöbeti bu sefer de Bağdat’ta, Felluce’de, Sakarya depreminde olduğu gibi Fatih Uğur’la bizde…

Evet, Bam’da ikinci günümüz artık. Birazcık uyuyabildiğimiz küçük Paykan otomobilden gün doğmadan yıkılmış sokaklara atmıştık kendimizi. Sıcak haberlerle birlikte insan hikâyelerine yoğunlaşmıştık.  Yaralı insanlara selam verdik, bilmediğimiz dilde hasbıhal ettik. Yardıma İngilizce bilen gençler yetişti.

KİMLİKSİZ KALMAK

Kızılay da hemen bir çadır kurmuştu. Türkiye’den gelen diğer yardım dernekleriyle birlikte etrafı çevrili bir ortamda yardımlar için planlamalar yapıyordu. Türkiye’den gelen gazeteciler için de bir çadır tahsis edildi. Yanımızda getirdiğimiz Thuraya uydu telefonu Türkiye ile internet üzerinden konuşma ve transfer işlerini görüyordu. Süreyya yıldızına doğru yönelttiğimiz panel haberlerimizi aktarırken biz eksik neler var onları kontrol ediyorduk. Ne olduysa o anda oldu. Kalabalık bir grup tel örgülerin kapısından içeriye girdi. Peşlerinde onlarca gazeteci. Çok geçmeden anlaşıldı ki, dönemin İran Cumhurbaşkanı Hatemi Kızılay çadırını ziyaret ediyor. Üzerinde geniş açı takılı Nikon’umu kapar kapmaz peşine düştüm. On dakika bile sürmeyen bu ziyaret bittiğinde bizim basın çadırına davetsiz misafirler gelmişti. Bilgisayar ve uydu telefonu yerli yerindeydi ama içinde lenslerimin, pasaportumun, kimliklerimin ve paramın olduğu çantanın yerinde yeller esiyordu.

Ben de, Fatih de bu işi kimin yaptığını biliyorduk. Kızılay kafilesinde olan ve meraklı bir genç anlaşılan ‘yardım’ faaliyeti için gelmemişti. Görgü tanığı olmadığı için bir şey yapamadık tabi ki.

Öylece kalakalmıştım.

Aradığım Türkiye’nin Tahran büyükelçiliği de yeni yıl tatiline girmişti ve herkes rezidanstaki parti için hazırlanıyordu.

Gazeteci arkadaşım Hemşehri gazetesi muhabiri Nafiseh Kouhnavard’i aradım.

“Olan olmuş Tahran’a gel, yarın bakarız çaresine,” dedi.

Fakat tarifeli uçaklara binemezdim. Üzerimde kimlik yoktu.

Fatih’le doğruca kriz merkezine gittik. Önce şaşırdılar, sonra duruma ikna oldular. Bölgenin en üst düzey askeri amiri olduğunu söyledikleri ve “general” diye hitap ettikleri orta yaşın üzerinde bir adam, elimden not defterimi aldı. Farsça bir şeyler karaladı. Altına da imzasını attı. “Şimdi havalimanına git, bu notu göster, kargo uçaklarıyla Tahran’a gidebilirsin” dedi.

Elbette inanamadım, muhtemelen başından savıyor, diye düşündüm. Ama denemekte fayda vardı.

Fatih Uğur’la Türkiye’den yola çıkarken paylaştığımız paranın yarısını ve uydu telefonunu alarak havalimanına vardım. Her gösterdiğim yetkili beni sıranın en önünü gösteriyordu saygıyla. Sonunda alandaki sarıklı ve cüppeli mollalar bile bekletilip ben kargo uçağına bindirilince generalin ne kadar önemli bir kişi olduğunu anladım.

Uçak havalandığında ölüler, yaralılar, doktor ve hemşirelerle mollalar bir de ben vardım. Kabus gibi bir yolculuktan sonra Tahran havalimanına gürültülü bir şekilde inince ambulans sirenlerinin arasından yine o meşhur notu göstererek kapıya kadar ulaştım. Beni yorgun ve uykulu gözlerle Nafiseh bekliyordu.

Sıcak çikolata ve Ahmet Kaya şarkılarıyla idrak edeceğim müstesna yılbaşı!

Zaman ne de çabuk geçiyor.

O günden bugüne farklı zamanlarda farklı seçimler oldu. Yeşil Hareketi’nin güleryüzlü itirazları, kadınların inadına daha fazla saçını gösterdikleri sivil itaatsizlik eylemleri hep cılız kaldı. Evlere hapsedilen küçük mutluluklar yetmedi.

Petrol ve gaz denizinin üzerinde oturup fakir bir ülke yaratmayı başaran molla rejimi iç homurtuları bastırmak için dikkati dışarıya çekiyordu. Dağıttıkları bir canlı bomba anketini hatırlıyorum. Soru şuydu: “Nerede şehadet mertebesine ulaşmak istersiniz?” Lübnan, Filistin….

Dini söylemle birlikte insanları sürüleştirmek için başka aparatlar da sahaya sürülüyordu. Alkollü içkiler yasaktı ama uyuşturucu her köşe başından temin edilebiliyordu.

Gazeteler kapatılıyor, gazeteciler susturuluyordu.

Oysa Türkiye’de görece bir demokrasi baharı yaşanıyordu. Türkiye Avrupa Birliği’ne doğru yelken açmışken, Kürtler biraz nefes alıp Kürtçe üzerindeki baskılar azalırken, Nafiseh’nin yaşadıkları bana çok uzak geliyordu.

O ise her İstanbul’u ziyaret ettiğinde annesiyle saatlerce yürüdüğü yollarda yaptığı sohbetleri hatırlatıyordu.

Orta sınıf bir aileden gelen annesi Türkiye’nin her geçen gün daha çok İran’a benzediğini söylüyordu. Arkadaşlarına söyle bu günleri doya doya yaşasınlar, gelecek karanlık diyordu bilge kadın.

Kah devrimin ilk günlerinde eşinin kardeşlerinin biraz daha rahat giyinen kendisini nasıl rahatsız ettiklerini anlatıyor, kah selamı sabahı kesen akrabalarıyla ilgili anılarını aktarıyordu.

Oysa İslam inkılabının en ateşli taraftarları bugün Nafiseh’den de, annesinden de daha cüretkârmış giyim kuşam konusunda. Üstelik ilk fırsatta kendilerini yurt dışına atmışlar…

Benimse, “Ama orası İran, burası Türkiye” savunmasını yapıp, bir çok şeye ikna olmadığım, ülkenin seküler tecrübesine, demokrasi birikimine çok şey atfettiğim zamanlar.

Yeni yıl öncesi arayıp iyi dileklerimi ilettiğim arkadaşım 10 yıldır sürgün. Nafiseh her çalıştığı gazete kapatılıp mesleğini ve yaşamını sürdüreceği ortam bulamadığı için “dışarda”. BBC’nin çok başarılı Ortadoğu muhabiri olarak başarısına başarı ekliyor.

Ne çare ki, uluslararası başarılı bir çağdaş yüz olması onu ülkesinde muteber kılmıyor.

“Tamam Skype’la görüşüyorsun, telefon ediyorsun da bazı şeyler hep yarım ve eksik kalıyor” diyor anlatırken: Aynı dönemi yaşıyorsunuz ama zaman farklı akıyor… Bir sürgün için ülkesinden ayrılır ayrılmaz zaman durur.

Anneannesinin vefatına gidememiş, belki kardeşinin nikahında da bulunamayacak. Onu hiç görmeden büyüyen yeğenleri sanal bir çizgi kahraman gibi hep ekranda gördükleri teyzelerinin neden hiç kendilerini ziyaret etmediklerine bir türlü akıl erdiremeyecek.

Ve hep ben nereye aidim sorusu peşinden gelecek. Doğduğum ülkeye mi, sevdiğim ve çalıştığım coğrafyaya mı?

Belki de hiç bir yere…

Tecrübeli muhacir böyle söylüyor.

Ben mi?

O yıl iş seyahatinde olduğum için 1 Ocak’ta doğan kızımın ilk doğum gününe katılamamıştım. Bugün ise, 14’üncü yaşından sonra 15’inci yaşında da yanında değilim güzel Müge’min. Tıpkı canımın diğer yarısı Begüm’ün en güzel yıllarında yanında olamadığım gibi.

Çünkü şah eskileri ve padişah özentileri öyle istiyor.

Kaynak: http://www.kronos.news/tr/yeni-yil-ve-tahranda-sicak-cikolata/