ZARRAB DAVASI’NIN PERDE ARKASI?..

354
YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bu yazı, Zarrab davasının arka planını ortaya koyuyor ve yapbozda eksik olan parçaları yerine koyarak büyük resmi netleştirmeyi hedefliyor. Reza Zarrab davası, Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesinden bu yana dış politikasını ve ekonomisini en fazla tahribata uğratma potansiyeli olan bir sorundur. Kıbrıs davasından farklı olarak, Türkiye’nin hiçbir âli çıkarı olmaksızın, tümüyle a) basiretsiz ve konjonktürel (yani uzun vadeli etkileri hesaplanmadan yapılmış) siyasi kararlar ekseninde gerçekleşmiştir ve b) siyasi karar alıcıların (en tepeden aşağıya doğru siyaset ve bürokrasi hiyerarşisinin) bilgisi, onayı ve dahası bizzat kişisel çıkarları üzerine inşa edilmiştir. Yani ez cümle, ortada mili bir mesele nedeniyle alınmış bir risk nedeniyle karşılaşılan bir sorun bulunmamaktadır.

ZARRAB NE SUÇ İŞLEDİ?

Zarrab davasının konusu nedir? BM denetimi dışında nükleer program uygulayan ve uranyum zenginleştirmesi yapan İran’ın, nükleer yakıt (elektrik üretmek üzere kullanılan uranyum) seviyesinin çok üzerinde bir zenginleştirmeye gittiğinin fark edilmesi üzerine tüm dünya – başta ABD ve AB olmak üzere – buna tepki gösterdi. Neden? Çünkü yüksek seviyede uranyum üretiminin tek bir hedefi olabilirdi: nükleer silah üretmek. İran’ın nükleer silah üretmesi, bölgesel ve küresel dengeleri sarsacaktı. Dahası, kontrolsüz ve radikal İran yönetimi, dönemin İran lideri Ahmedinejat’ın İsrail’in haritadan silinmesi yönündeki beyanlarıyla beraber daha büyük bir zan altında kaldı. Nükleer silahlara sahip bir İran’ın İsrail ve Suudi Arabistan gibi düşmanları başta olmak üzere bölgesel ve küresel güç dengesine yıkıcı etkide bulunması ve büyük bir güç mücadelesi ile silahlanma yarışını tetiklemesi riski bulunuyordu.

Bunun engellenmesi için, Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO İran’ı tehdit algılaması kapsamına aldı. ABD ve AB İran’ın bomba yapımını engellemek için stratejiler geliştirdi ve diplomatik ve ekonomik araçları kullanmaya başladı. İşte bu çerçevede Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 9 Haziran 2010 tarihli ve 1929 sayılı kararla İran’a belirli yaptırımlar uygulamaya başladı. Bunların içinde İran’la bankacılık ilişkilerini sonlandırmak ve para transferine (para aklama ve ticaret) engel olmak gibi önlemler de vardı. Bu kararın tüm dünya devletleri için bağlayıcı olması yanında, bu kararın alındığı BMGK’de Türkiye’nin de geçici üye olarak yer alması çok düşündürücü ve trajikomiktir. Bu karara sadece iki ülke itiraz etmiştir: Türkiye ve Brezilya. Karar oy çokluğuyla geçmiştir. Bilindiği üzere BMGK’de sadece daimi üyeler olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in veto hakkı vardır. Bu 5 daimi üye dışında değişimli olarak ve seçimle 10 geçici üye dönemsel olarak BMGK üyeliği yapmaktadır. Bu üyelerin veto hakkı bulunmamaktadır.

TÜRKİYE’NİN İRAN’A ‘KOŞULSUZ’ GÜVENİ

2010 yılında Türkiye anlaşılmaz bir biçimde İran nükleer programına destek oluyordu. Hiç kimse İran’a güvenmiyorken Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin neden İran’a güvendiğini kimse anlamıyordu. 2008 yılında Hakan Fidan, BM bünyesinde bir kurum olan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Dönemin Başbakanlık Müsteşarı olan Fidan’ın bu göreve getirilmesi dikkat çekicidir. Neden onca tecrübeli ve BM uzmanı diplomat varken durup dururken Fidan bu göreve getirilmişti? Bu dönemden beri İran konusunda İran’a karşı son derece ılımlı bir tutum takınan Fidan’ın bu tutumu Erdoğan’dan ve AKP’deki genel temayülden bağımsız olarak yaptığını sanırım hiç kimse düşünmeyecektir. Erdoğan’ın sır küpü Fidan 12-13 Nisan 2010’da Washington’da yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde de Türkiye’yi temsil etti.

Türkiye’nin İran nükleer programına desteği o denli abartılı noktalara ulaştı ki, uluslararası medya ve akademi bunun nedenlerini araştırmaya başladı. Ben de Türkiye’nin İran’ın nükleer programına yönelik politikası hakkında “Iran’s Nuclear Program and Turkey. Changing Perceptions, Interests and Need for Revision” (İran’ın Nükleer Programı ve Türkiye. Değişen Algılar, Çıkarlar ve Revizyon İhtiyacı) başlıklı İngilizce bir makale yayımladım. Bu makalenin ortaya net şekilde koyduğu üzere, Türkiye’nin İran’a bu kadar aleni şekilde destek olmasını gerektiren hiçbir çıkarı yoktu. Gaz ve petrol ticareti de dâhildi buna. Türkiye doğal gazının yüzde 18’ini ve petrolünün yüzde 22’sini İran’dan almaktaydı ve bu ticaret Türkiye İran nükleer programına desteğe başlamadan önce de bu seviyedeydi. O halde mesele neydi?

YENİ TÜRKİYE’YE UYANMAK

İşte 17 Aralık’ta hepimiz Reza Zarrab adlı İranlı bir “iş adamının” Türkiye’deki üst seviye siyasetçileri nasıl parmağında oynattığını, bakanların onun önüne yatacak kadar kendisine (aslında İran’a yani!) bağımlı hale geldiğini, bakanlara ve muhtemelen daha üst seviyelere verdiği rüşvetlerin astronomik seviyesini ve daha birçok kokuşmuşluğun ve vatana ihanetin ortalığa saçıldığı bir “yeni Türkiye’ye” uyandık.

Anladık ki, İran’a uygulanan BM ve ABD yaptırımlarını bilerek ve isteyerek delen bir Türkiye Cumhuriyeti hükümeti var ve uygulanmakta olan bu politikanın motivasyonunun milletle ve devletle falan alakası yok. Türkiye’nin bilakis bu uygulanan politikadan korkunç zararlara uğradığı açıktı. Nükleer bir silaha ulaşmak isteyen İran’a destek oluyorduk. Bunun akılla ve mantıkla izahı olanaksızdı. Dahası, bunun vatana ihanete uzanan bir boyutu vardı. Çünkü Kasrı Şirin Antlaşması’ndan bugüne dek değişmemiş Türkiye-İran sınırının, yani iki ülkenin asla savaşmamalarının sebebi, aralarındaki güç dengesiydi. Şimdi İran nükleer silah geliştirerek bu dengeyi bozmak istiyordu. Ve Türkiye’de Başbakan Erdoğan ve hükümeti buna destek oluyordu. Tüm dünya İran’a ekonomik yaptırımlar uygulayarak onu nükleer silah emelinden vazgeçirmeye uğraşırken, Türkiye İran’ın nükleer programının çarkları dönmeye devam etsin diye para musluklarını açıyor, illegal (yani gizli-saklı) bir şekilde, yaptığını örtbas ederek İran’ı destekliyordu. Bu işin İran’daki ayağı Babek Zencani üzerine inşa edilmişti. Türkiye ayağını ise yine bir başka İranlı Reza Zarrab üstlenmişti. Türkiye bir taraftan BMGK üyeliği esnasında, diğer taraftan Hakan Fidan’ın BM’ye bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndaki görevi ve sonrasında katıldığı uluslararası toplantılarda sürekli olarak İran yanlısı bir tutum takınıyordu.

TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE İRAN

Esasında Türk dış politikası daima İran ile denge siyaseti takip etmeyi kendisine şiar edinmişti. Yüzlerce yıllık Türk diplomasi geleneği ve yaşanan acı deneyimler bunu Türkiye’ye öğretmişti. Fakat Erdoğan ve AKP hükümetleri bu geleneği yıkarak uluslararası tüm platformlarda İran’ın avukatlığına soyundular. Tüm halka da bu politikayı vatan-millet-Sakarya çerçevesinde “ver mehteri” şeklinde yutturdular. Esasında kendi şahsi çıkarlarını memleketin âli menfaatlerinin önüne koyarak hem Türkiye’ye ihanet ettiler, hem de Türkiye’yi uluslararası arenada utanç verici haydut bir devlet konumuna düşürdüler. 17 Aralık’ta tuzun bile koktuğu meydana saçılınca, Erdoğan Avrasyacı derin yapıyla işbirliği kurdu ve Ergenekoncuları serbest bıraktı. Yargıya müdahale ederek 17 Aralık soruşturmalarını ve yargı sürecini baltaladı. Tüm delilleri kararttı ve karalayarak halk nezdinde inandırıcılıklarının altını oydu. Yargıyı kontrolüne alarak bir istibdat rejimine geçti. Avrasyacılar 15 Temmuz sonrasında kontrolü iyice ele geçirdi ve Erdoğan’ı “vitrindeki Reis’e” indirgedi. Bugün herkesin gördüğü üzere Avrasyacılar ülkenin en kilit pozisyonlarındadırlar.

Avrasyacılar da İrancıdır. İran Rusya’nın en önemli stratejik ortağıdır. Ruslar için önemli olan ABD karşıtlığıdır. İran ideolojik nedenlerle ABD karşıtı. Rusya da öyle. Şimdi Türkiye de ABD’deki Zarrab davası sonrasında ABD karşıtı hale gelmek mecburiyetinde. Çünkü Erdoğan için hukuk yolu kapandı. Türkiye’de hukuksal sorunlarını hukuku ve hukuk devletini bitirerek çözen Erdoğan’ın bunu ABD’de ve uluslararası arenada yapma gücü olmadığını en katıksız havuz yazarları bile kabul ediyor. Kalan seçenek, ABD’nin düşman ilan edilmesi. İşte Rusya’nın Türkiye’yi düşürdüğü tuzak tam da bu. Çünkü ABD ile köprülerin atılması, NATO güvenlik şemsiyesinin ortadan kalkması anlamına gelecek. Rusya bunu son 250 yılın en önemli stratejik fırsatı olarak görüyor ve ellerini ovuşturuyor. İşte temiz siyasetten uzaklaşan Türkiye bu şekilde güçsüzleştirildi. Bu satırların yazarının realist bir uluslararası ilişkilerci olduğunu bilenler, yazılanların şu ya da bu ülkeye sempati-antipati temelinde yazılmadığını bilirler. Dış siyaset dostluk-düşmanlık değil, ulusal çıkar hesaplarına dayanır. Bugün NATO şemsiyesi olmadan Türkiye’nin kendisini Rusya karşısında koruması imkânı yoktur.

ABD İÇ HUKUKU MU, ULUSLARARASI HUKUK MU?

ABD iç hukuku Türkiye’yi bağlamaz ifadeleri hem acı bir itiraf, hem de cehalet örneğidir. İnanmayan Deutsche Bank’a ABD adalet bakanlığınca kesilen cezaları Almanya’nın nasıl ödemek durumunda kaldığına bakmasını öneririm. Kaldı ki Deutsche Bank vakası uluslararası piyasaların sarsılması ve 2008 krizi ile alakalıydı. Zarrab’ın davasından çıkan çorap söküğü ise çok daha ciddi, ABD yaptırımlarının bizzat siyasi otoritenin emri altında gerçekleşmesi bakımından çok daha büyük yaptırımlara gebe. Zarrab’ın serbest bırakıldığı iddiası üzerine için Dışişlerinin ABD’ye iki defa diplomatik nota vermesi, Erdoğan’ın danışmanlarının durumun ciddiyetinin farkında olduklarını gösteriyor. Zarrab’ın suçunu kabullenmesi ve itirafçı olması anlaşılır bir durum. ABD de zaten küçük balığın peşinde değil!

Bu içler acısı ve utanç verici dönem kapandıktan sonra bu dönemin tarihi yazılırken, ülkeye ihanet edenlerin kimler olduğu elbette ki tarihçiler tarafından yazılacak. Ben buradan tarihe not düşeyim: Reza Zarrab’ın “önüne yatanlar” ve bir suç şebekesi şeklinde milyarlarca dolarlık rüşvet ilişkilerine girenler sadece adi suç işlememişlerdir. Vatanlarına ihanet etmiş, ülkelerinin güvenliğini değiş-tokuş unsuru olarak paraya çevirmişlerdir. Ayrıca tüm dünyanın güvenliğini de ciddi risklere sokmuş ve tehlikeye atmışlar, uluslararası güvenlik ve barışın altını oyarak uluslararası suç işlemişlerdir.

Bir değil, on defa da, yüz defa da, bin defa da, milyon defa da gerçekleri inkâr etseniz gerçek gerçektir ve bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Yolsuzluğa bulaşmış siyasetçilerin kendilerini kurtarmak için ülkeyi ateşe atması, herkesin kısa vadeli beklentilerini bir kenara koyarak kendi çoluk-çocuklarının geleceği bakımından yeni bir değerlendirme yapmalarını gerektirmektedir kanısındayım.

(TR724)