KERBELÂ’DA ZEYNEP OLMAK

376
YORUM | EMİNE EROĞLU

Annesi Hazreti Fatıma, Efendiler Efendisi’nin (aleyhisselâtü vesselâm) ardı sıra ruhunun ufkuna yürüdüğünde henüz 5-6 yaşlarında büyük yürekli küçük bir kız çocuğuydu Zeynep. Abileri Hasan ve Hüseyin ve kız kardeşi Ümmü Gülsüm’le birlikte babasının terbiyesinde büyüdü. Basiret ve feraseti ile dikkati çekti. “Âkiletü Benî Hişam”, yani “Hişamoğulları kabilesinin akıllı kadını” lakabını aldı. Daha genç kızlık döneminden itibaren özellikle kadınlar, sorularına cevap bulabilmek için ona başvurdular. Babasının teşviki ile şehit amcası Cafer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah’la evlendi. Dört oğlu bir kız evladı oldu.

İlk büyük acıyı babasının şehadetiyle yaşadı. Fakat o, annesi gibi gidemedi kendi babasının peşi sıra. Hazreti Fatıma’ya Efendimiz (as) “babasının annesi” diyordu ya, kader Hazreti Zeynep’e “ağabeylerinin annesi” olma rolünü biçmişti. Hazreti Hasan ve Hüseyin’i bırakıp hiçbir yere gidemezdi.

Uhud’da yetmiş parçaya bölünen Şehitlerin Efendisi Hazreti Hamza babasının amcası idi. Biliyordu ki “zibh-i azîm” (büyük kurbanlık) olmak, ataları Hazreti İsmail’den beri ailelerinin kaderiydi.

Fakat henüz “Bir insan kaç kere ölebilir?” sorusunun cevabını bilmiyordu.

Babasının sırtına saplanan zehirli hançerin acısını duyarak yaşadı kendi sırtında. Ardından Hazreti Hasan’a içirilen zehirle bir daha öldü.

YOL’DA OLMAK

Hazreti Hüseyin’in eşi, çocukları, yeğenleri, kardeşleriyle ve dostlarından bir avuç insanla Mekke’den yola çıktılar.

Elli yaşlarındaydı Hazreti Zeynep. Hazreti Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini tavsiye eden eşini geride bırakmış, iki oğlu ile birlikte ağabeyinin yanındaki yerini almıştı. Ailenin en yaşlı kadını sıfatıyla kafiledeki kadın ve çocuklara nezaret ediyor, hastaların tedavi ve bakım işlerini yürütüyordu.

Niyetleri Kûfe’ye değil, Allah’a ve Resulü’ne varmaktı. Gördükleri rüyalar onlara başka bir âlemin davetini ulaştırıyor, kalpleri inşirahla dolup taşıyordu.

Onca uyaran olmasına rağmen geri dönmedi, hakta sâbit-kadem oldular.

Kûfe halkının ihaneti, amcalarının oğlu Müslim bin Akil’in şehadet haberi de onları vazgeçiremedi. Ümitsizliğe kapılmadılar.

Durdukları yerin hakkaniyet ve adalet zemini olduğuna inandıkları için oradaydılar. Neticenin ne olacağı Allah’ın takdiriydi. Bin fırtına esse, bin tane tayfun gelse yerlerini değiştirmeyeceklerdi, değiştirmediler.

EHL-İ BEYT OLMAK

Onlar için Ehl-i Beyt olmak, hangi devirde olursa olsun Allah Resulü’nün (as) mirasına sahip çıkmak demekti.

İncinmediler Kûfelilerin ihanetinden, dostlarının vefasızlığından.

İncinmediler en temel insani haklarından mahrum edilişlerinden, mağduriyetin kundaktaki bebeklere reva görülüşünden.

İncindilerse adaletin yok edilişine, Hakk’ın hatırının feda edilişine, nifakın revaç buluşuna incindiler.

“Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’ân ve ehl-i beytim” diyen Allah Resulünün mirasının zayi edilişine incindiler.

Ahiret hayatını dünya menfaatlerine değişenlere, istidat ve kabiliyetlerini heder edenlere, asil babaların asi evlatlarına esef ettiler.
Allah şahit ki onları kuşatan Yezid ordusunu defalarca uyardılar.

MUSİBETLERİN ANNESİ

Oğulları, yeğenleri, kardeşleri… Birer birer şehit oldular Seyyide Zeyneb’in.

Hüseyin’i sahra-ı Kerbelâ’ya düştü.

Annesi Hazreti Fatıma’nın cümleleri ile: “Üzerine öyle musibetler dökülmüştü ki, gündüzlerin üzerine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!”

Artık adı “ümmü’l mesâib”ti. Belâların, musibetlerin annesi.

Gidenlerle gitmek istese de gidemezdi. Geride kalanları bırakamazdı. Yaşatmak için yaşamak vazifesi yine ona düşmüştü.

Kerbelâ’da Zeynep olmak, sorumluluk duygusu ile acının şiddeti arasında kalmak, toparlanıp dimdik yoluna devam etmekti.

İmanda ve amelde, düşüncede ve davranışta, babası ve ağabeylerinin yanında yerini almaktı.

Onlar kadar yiğit, pervasız, korkusuz, haksızlıktan fersah fersah uzak olmaktı…

“Ben yapamam” dememek, yükün altına girdikten sonra Rabbinin inayetine iltica etmekti.

Dul kalmış kadınların, yetim çocukların, hasta ve bakıma muhtaçların yardımına koşmaktı.

KERBELÂ’DAN ÇIKMAK

İşleyen kudret eliydi de, hayır adına sebeplere riayet etmek ona düşüyordu.

Ne yapıp etmeli, şehitlerin başını gövdesinden ayıran o azgın güruhu durdurmalıydı. Kadınları, çocukları ve ateşli hastalığı dolayısıyla çatışmalara katılamayan İmam Zeynelâbidin Hazretlerini askerlerin saldırısından korumalı, altın silsilenin kopmasına mani olmalıydı.

Önce ortaya çıkan tablonun dehşeti karşısında endişeye kapılmış Yezid orduları kumandanı Ömer bin Sa‘d’ın gayreti ile galeyanı geri püskürttü.

Sonra Kûfe Valisi Ubeydullah bin Ziyâd’ın huzuruna çıkarıldıklarında yeğeninin üstüne kapanarak, “Zeynelâbidin’i öldürmek için önce beni öldürmeniz gerekir,” diye haykırdı.

Ubeydullah’ın da Yezid’in de yüzlerine çarptı lanetli olduklarını.

Allah’tan korkmayan ama iktidarlarını kaybetmekten çok korkanları cesaretiyle geri püskürttü. “Hazreti Peygamber’in (as) soyunu yok olmaktan koruyan kişi” olarak tarihe geçti.

Kalan ömrünü Kerbelâ’da yaşananları yeni nesillere aktarmaya adadı.

Peygamber (as) evladının hunharca katli ile kanayan bütün yürekleri uyardı, harekete geçirdi. Vicdani bir dirilişin adı oldu.

Babası ve ağabeyleri şehitti. O, şahit oldu.

Bütün “hizmet anneleri”ne hüsnü misal oldu.

(TR724)