AĞACI MEYVESİYLE DEĞERLENDİRİN

YORUM | MAHMUT AKPINAR (*)

Ülkeye ulusal ve uluslararası ödüller kazandırmış, sadece Türkiye’de 1200 adet okul açmış, binlerce dershane, etüd eğitim merkezi hizmete sokmuş, üniversiteler, hastaneler inşa etmiş, milletin eğitimi, sağlığı, huzuru, refahı için her alanda başarılı işler yapmış bir Hareket bir gecede “terörist” ilan edildi. Öğretmenler, akademisyenler, esnaflar, ev hanımları, hatta yeni doğmuş bebekler, 80’lik dedeler-neneler bu gönüllüler hareketiyle, eğitim faaliyetiyle ilişkisi var diye “terör örgütü” üyesi ilan edildi, hapislere dolduruldu. Yüz binlerce insan işinden oldu; açlığa, yokluğa mahkum edildi.

Bu gün “terörist” ilan edilenleri düne kadar devlet yetkilileri dahil herkes övme yarışındaydı. İnsanların çocuğunu kaydettirmek için kuyruk olduğu, referans aradığı bu kurumlar ve çalışanları bir anda şeytanlaşytırıldı. Milletin evladına hizmet etsin diye kiminin sermayesini, kiminin alın terini ortaya koyduğu onca eğitim, kültür yuvası yağmalandı, talan edildi. Bir eşkiya zihniyet kendini aklamak için sun’i suçlar icat edip dünyanın en güzel insanlarını hedefe koydu. Ortada kalan her suçu bu insanların üzerine boca etti. Bugünlerde kimileri propagandanın etkisinde kalarak, kimileri birikmiş kininin acısını çıkarmak için, kimileri hased duygusuyla, bazıları ise ilkesizlik ve yüreksizlik nedeniyle bu linç kervanına katılıyor. Bu kadar baskıya, zulme, işkenceye, aşağılamaya rağmen tek cam kırmamış, tek bir asayiş problemine karışmamış bu insanları ısrarla ve utanmadan “terör örgütü” olarak anmaya devam ediyorlar.

Birkaç günlük bebekler nasıl terörist olabilir?

Toplum toptan hipnoz seansına katılmış gibi. Vicdanlarını ve mantıklarını da kullanmıyorlar. “Bu nasıl bir terör örgütü ki elinde yasal silahı olan adamlar dahi en küçük problem çıkarmadan emniyet güçlerine teslim oluyor?” diye sormuyorlar. İsteseler kolayca öldürebilecekleri halde adamın nerdeyse bütün emir subayları darbecilikten yargılanıyor. O gece kendisini kaçıran/kurtaran pilot, darbecilerce vurulduğu söylenen polis, darbecilerin uçakları kalkamasın diye pistleri bombalayan askeri pilotlar ve istese hükümete, Erdoğan’a zarar verebilecek iken koruyan pek çok kimse mesleğinden ediliyor, hapse atılıyor ama kimse sorgulamıyor. İnsanlar burda bir tuhaflık var diye düşünmüyor. Hadi askerin, polisin, memurların “darbeci” olduğuna bir şekilde inandılar veya inanmak zorunda kaldılar. Çoğu öğretmen, ev hanımı ve tamamına yakını bayraklaştırdıkları başörtüsüne sahip 17.000 kadın nasıl darbeci olabildi diye niye sormuyorlar? Doğum yaptıktan sonra hapse atılan lohusa kadınlar ve birkaç günlük bebekleri nasıl terörist olabilir, nasıl darbe yapabilir diye niye akletmiyor bu insancıklar?

Tarihte ve başka toplumlarda da benzer olaylar yaşanmış, kitleler, kalabalıklar genellikle zulümlere sessiz kalmışlar. Güç karşısında sessiz ve eylemsiz kalmalarını bir şekilde meşrulaştırmışlar. “Ama onlar da..” diye başlayan cümlelerle vicdanlarını bastırmaya, kendilerini mazur göstermeye çalışmışlar. Kendi hayatlarına zarar verilmesin, zorba ve ilkesiz adamlar dokunmasın diye aklın itirazlarını, vicdanının isyanlarını bastırıp kendilerini avutmuşlar. Tarihte örnekleri çok; ama bir zulmü okumakla yaşamak çok farklı. İnsanlık dışı uygulamaları anlatmakla içinde olmak çok ayrı şeyler. Bu sıralar tarihte pek çok insanın yaşadıklarını bizzat tecrübe ediyoruz. Zulme, işkenceye, baskıya, tenkile maruz kalıyoruz. Yakın çevremizin, toplumun sergilediği duyarsızlık, suskunluk bizi kahrediyor.

İnsanları en çok üzen şeylerden birisi ise hayatını adadığı, gaye-i hayal haline getirdiği ve kendisini onunla tanımladığı bir dava için içten birilerinin ağır sözler söylemesi, ağır ithamlarda ve eleştirilerde bulunması. Aynı kervanın yolcusu, dün beraber olduğu bazı insanların dıştaki insanların ağzıyla bir şeyler mırıldanması, genel ve incitici suçlamalarda bulunması insanları hem çok üzüyor, hem de tereddütler yaşamasına neden olabiliyor.

Yazılanlar, eleştiriler konusunda herkesin sabır/tahammül eşiği farklı. Bazıları en küçük ve yapıcı eleştiriye dahi tahammül edemiyor. Bazıları yapıcı eleştirileri kabul ediyor ve uygulamadan kaynaklanan hatalarımızı düzeltmemiz gerektiğine inanıyor. Umudunu tamamen yitirmiş insanlar da var. Ama kitlenin büyük kısmı yararlı işler yapıldığı konusunda emin ve mutmain. Kendi yaptıklarından, bildiklerinden, gördüklerinden hareketle uç eleştirileri kabullenemiyor ve bunlardan inciniyor. Zaman zaman insanlar “acaba?” diyerek kafa karışıklığı yaşıyor. Benim bilmediğim kimseler, bilmediğim noktalarda yanlış şeyler yapmış olabilirler mi diye şüpheye düşebiliyor. Havuz medyanın kirli mecralarının ürettiği ahlaksız ve ölçüsüz iddialar zihninde lekeler bırakabiliyor. Bu tür iddialara destek veren, umutsuzluk aşılayan “içten” eleştiriler insanları daha bir karamsarlığa ve tereddüte sevk ediyor. En basitinden kafa karışıklıkları yaşıyorlar.

Öte yandan her şeyin güllük gülistanlık olduğunu, herkesin dimdik ayakta durduğunu, zayiat olmadığını vs söyleyenler var. Böylece birileri güya eleştirilerin önünü kapatıyor ama bireylerden doğan ve genellenemeyecek bir kısım hataların düzeltilmesini de engelliyor. Ümit verici hikâyaler, konular anlatmak, insanların umudunu diri tutmak, moral ve motivasyonu bitirmemek elbette önemli. Ama sarsılan, kenarda duran, ümidini yitirilen insanları da görmek ve bunlara derde deva bir şeyler söylemek gerekiyor. Belki de çevresinde hep “zihni berraklar”ı gördükleri, onlarla muhatap oldukları için herkesin öyle olduğunu düşünüyorlar. Problemleri, sıkıntıları, travmatik durumları görmek istemiyor. Görülmeyince de bunların tamiri, tedavisi, hataların tekrar edilmemesi gibi konular üzerinde durulmuyor. Bunları dile getirenler ağır şekilde püskürtülüyor. Soru soranlar “sadakatını yitirmekle”, “kaymakla” vs itham edilebiliyor. Bu da doğru değil.

Görebildiğim kadarıyla insanların büyük kısmı idealine, davasına bağlı. Ama bazı yanlışlar yapıldığını, uygulamadan kaynaklanan hatalarımızın olduğunun farkında. Bazı art niyetlilerin hareketi töhmet altına sokacak işler yaptığını görüyor. Kendimizi fazlaca önemsediğimizi ve gerçeklikten bir miktar koptuğumuzu düşünüyor. Fakat herşeye rağmen yıllarca emek verdiği, inandığı, hayatını adadığı Hareketin bir eğitim, iyilik, hayır, tebliğ hareketi olduğuna, -biraz güveni sarsılsa da- hala güçlü şekilde inanıyor.

Hizmet ağacı ülkede ve dünyada harika çiçekler açtı

Her coğrafyada kök saldı, her toprakta tutundu ve değişik iklimlere, ortamlara aldırmadan güzel meyveler verdi. Meyvesini tadanlar aynısından bahçesine dikmek istedi. Bu nedenle hızla yayıldı dünyaya. Yıllarca bu ağacın meyveleriyle gurur duyduk, başımız dik ve övünçle anlattık dünyaya. Meyvelerini gördüğümüz, tattığımız ve sevdiğimiz için sahiplendik ağacı. Hayatımızı, servetimizi, emeklerimizi bu ağaca ve vereceği meyvelere adadık.

Sonra bir tufan oldu, bir afet geldi ve ağacın meyvelerini tahrip etti, yapraklarını döktü. Şimdi birileri bu ağacın kökünden kesilmesinden bahsediyor. Yıllarca bu ağacın meyvesini yiyen kadir bilmez pek çok insan ağaç ve meyveleri hakkında olur olmaz laflar ediyor. “Meyveleri güzeldi, biz de yedik ama ağaç kötü! Bu ağacı kesin, kaldırın!” diye yorumlar yapıyorlar. Afet sonrası bazı çürük meyvelere sararmış yapraklara takılıp kalanlar, ağaç ve meyveleri hakkında tereddüte düşenler var.

Hiçbir çiftçi yıllarca meyve aldığı bir ağacı üzerinde bir kaç çürük var, afet sonrası bazı dalları kırıldı, yaprakları döküldü diye kökünden kesmez. Kırılan dallarını sarar, ağacı güçlendirmeye çalışır, sonraki meyve mevsimini bekler. Velev meyvesi kötü olsa dahi akıllı bir çiftçi kökü sağlam, bünyesi güçlü bir ağacı kesmez; onu aşılar ve yetişmiş ağaçtan ürün almaya bakar.

Dünyadan habersiz, ufku köyünden, mahallesinden ibaret, havuz propagandasından etkilenen bazı akrabalarımız, dostlarımız her birimize teker teker “sizden hiçbir kötülük görmedik, sizler  iyisiniz ama tepedekiler kötü” diyorlar. Bu, “meyveler iyi, ama ağaç kötü!” demekten farksız. Kötü bir ağaç iyi meyve vermez. Ağaç, meyvesi için beslenir, güzel ve bereketli meyveler verdiği sürece ona bakılır, görülür gözetilir.

Kafası karışanlar, geleceğe dair ne yapılması gerektiği noktasında tereddüte düşenler başkalarının sözlerine, propagandalarına değil, ağaca ve meyvelerine odaklansınlar. Bu ağaçtan nasıl meyveler devşirdiklerine baksınlar. Eğer meyvelerinden memnunlarsa ağaca bakmaya, onu sulamaya devam etsinler. Ağaca hastalık bulaşmışsa tedavi çaresi arasınlar. Afet geçer, hastalık iyileşir ve gövdesi sağlam olan ağaç tekrar meyveler verir.

Ağacın değeri meyvesiyle ölçülür. Söylenenlere değil meyvelerine bakın. Tattığınız, gördüğünüz meyvelere göre karar verin, kanaat edinin.

(TR724)