Tetikçinin Hiç Mi Kabahati Yok?

[Tarık Toros]

“Kişide biraz meslek onuru varsa, inanmadığı işe imza atmaz. Simit satabilir, hamburgecide çalışabilir, taksi şoförlüğü yapabilir, mukaddestir. İnanmadığı, savunmadığı şeyin altına imza atmaz, çünkü biz fikir işçisiyiz.”
Bir önceki yazı böyle bitiyordu. Esasen ülkede şu son döneme kadar kısmen yapılan, son bir yıldır fiilen biten gazetecilik için yazmıştım. Bunu, yargı mensupları, akademisyenler için de düşünebilirsiniz. Aynen uyar. Misal, Tanıl Bora, Mülkiye’deki dersini kapatmış: “Arka arkaya gelen ihraçlar motivasyonumu düşürdü. Hem kendi kuşağımdan arkadaşlarımın ihraç edilmesi hem de bu dersi almış arkadaşlarımın etkilendiği süreçte ders vermeyi içime sindiremedim.”
BEN OYNAMIYORUM DÖNEMİ
15 Kasım 2016 tarihli yazımın başlığı buydu. Dönem, ben oynamıyorum deme dönemidir. Aslında çok gecikmiş ama olması gereken tepkidir bu. Kişilerin konumuna göre kavraması zaman alıyor, ateş düştüğü yeri yakıyor, ne yapacaksın! Bir de tabi, her mahalle, alevler kendine veya komşularına ulaşmadan harekete geçmiyor.
Üniversiteden ihraç edilen Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, önceki gün alkışlarla uğurlanırken şöyle dedi: “7 Şubat akşamı yayınlanan KHK, bizim öğrettiğimiz bütün bilgileri sıfırlayan sonuca sahip.” Öyle olmasına öyle de, ya öncekiler? Türkiye’de son yıllarda uygulanan “hukuk” çok mu hukuki? OHAL çok mu hukuki? Gözaltı süreleri, işkence, iddianamesiz uzun tutukluluk, sulh ceza hâkimlikleri vs.
KIŞ LASTİĞİNİN NE ALAKASI VAR?
Kişide biraz meslek onuru varsa, inanmadığı, savunmadığı şeyin altına imza atmaz. Ülkede gazetecilik yok, olsaydı OHAL kanunlarıyla idare edilen ülkede, çıkan her karar böyle desteklenmez, gazetelerin TV’lerin söyleyecek sözü olurdu. “Kış lastikleri ile ilgili düzenleme” bile bugün OHAL kanunlarıyla götürülüyor. Oysa, gazete olsa, ertesi gün manşette şu olurdu: Ne alakası var?
BUGÜN ÇİĞNEYEN YARIN DA ÇİĞNER
Bir iki köşe yazısının içinde cılız tepki dışında, kimse “yetki sorgulaması” yapmadığı gibi çıkarılan kanunlarla yapılan icraatlar maharetmiş gibi sunuluyor. Demeç gazeteciliğinden öteye de geçmiyor muhabirlik. Yine gazetecilik olsa, “Anayasa değişikliği ile güçlendiriliyor” denilen Parlamento’nun, çoktan by-pass edildiği okurun gözüne sokulurdu. Belediyelere kayyım yasasını Meclis’te geri çeken hükümet, haftalar sonra OHAL’le tepeden inme getirdi. Nerede parlamentoya saygı? Geçeceksiniz.
ENERJİ YALANLARI…
Geçen pazartesi günü, tüm gazetelerin birinci sayfasında iri puntolarla Enerji Bakanı’nın demeçleri vardı:
-Bu, gazda son kaygılı kışımız.
-Elektrikte hedef 3’te 2 yerli kaynak.
-Gaz fiyatı düşecek.
-10 yıl içinde enerji ihraç eden ülke olacağız.
Gazetecilik olsa bu manşetler atılmaz, geniş bir dosyayla bunun olup olamayacağı sorgulanırdı. Anca demeç gazeteciliği. Okur da sormuyor. Oysa, okurun bu kupürleri kesip, ilk enerji krizinde gazetesinin (kaldıysa) okur temsilcisinin önüne koyması gerekiyor. Yanıltıcı haber yaptığı için de aboneliğini filan gözden geçirmesi icap ediyor. Çünkü, gazete bu manşetle ve ilave olarak hiçbir ayrıntı vermeden hükümetin taahhüdünü onaylamış oluyor.
B PLANLARI DAHİ YOK!
Geçmişte su krizlerinde şunu yaşadık. “İstanbul, 20-30 yıl susuz kalmayacak” dediler, iki sene oluyor, barajlar kritik seviyeye inince soğuk terler döktüler, Su İşleri Bakanı aylar sonra utanmadan açıkladı, “zor günlerdi” diye. Oysa bakan, barajlar boşalmışken “B-C-D planlarımız hazır” diye konuşuyordu. Gazeteler de sıkılmadan bunu basıyordu. Gazetecilik olsa, demeçlerin önüne arkasına bakardı. Belli aralıklarla sayfasının bir köşesinden takip eder, okurunu bilinçlendirirdi. Okur da, karnından konuşan bakanları ona göre dinlerdi.
HAYIRCILAR BIRAKSA BELKİ TOPARLANIR!
Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’na büyük geçmiş olsun. Marmara Üniversitesi, Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı iken, bir gece yarısı, sebepsiz ihraç edildi. Hocaların hocasıdır. Bu aydınlar kolay yetişmiyor. Onu alkışlarla uğurlayan meslektaşları ve öğrencileri sonra dönüp amfilerine geçiyorlar. Kaldıkları yerden devam etmeye çalışıyorlar. Tanıl Bora gibileri “Bunu içime sindiremem” deyip, hakkında hiçbir şey yokken bırakıyor. Olan biteni içine sindiremeyenler benzer tepkiyi gösterse, belki bir şeyler değişir!
Referandumda “hayır” diyeceğini açıklayan sunucu, Doğan Grubu’ndan atıldı. Grup, gerekçesini şöyle açıkladı: “Yayın İlkeleri.” Peki, Orhan Pamuk’un “hayır oyu vereceğini” açıkladığı röportajı sansürlemek de mi “yayın ilkeleri’ne takıldı? “Hayır” diyen gazeteciler bıraksa, o gazeteler çıkamaz, o TV’ler çalışamaz, anca çapulculara kalır. Ne yapıyorlar? İçlerine ata ata Ankara’nın öngördüğü resmi bülteni hazırlayıp sunuyorlar. Tamam, azmettirene bakacaksın ama tetikçinin hiç mi kabahati yok!
DOSTLARIN SESSİZLİĞİ HATIRLANACAK!
İnsanlar, çeşitli gerekçelerle kendilerini ikna edebilirler. Lakin dönem öyle bir dönem ki, onurlu yurttaşlar, gösterdikleri tepkiyle ölçülüyor. Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen bir söz var, “Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.”
kaboğlu spot