Hokus Pokus, Terörist!

ALİ ÇOLAK
Latin Amerika edebiyatının yaşayan ustalarından Antonio Skármeta, Şili’deki Pinochet dönemini anlattığı “Gökkuşağı Günleri” romanına şöyle başlar: “Çarşamba günü Santos öğretmeni tutukladılar.”
Santos, sol görüşlü, yaşlıca bir felsefe öğretmenidir. O sabah, sınıfta Mağara Alegorisi’ni anlatıyorken, oğlu Nico’nun da aralarında olduğu otuz beş öğrencisinin gözleri önünde alıp götürürler. Pinochet karanlığının gençlerin ruhunda açtığı yaraları adamakıllı hissettiren, can yakıcı bir roman Gökkuşağı Günleri…
Romanda anlatılanların, mesela Santos öğretmenin öyküsünün artık dünyamızdan çok uzaklarda, Şili diktatörlüğünde kaldığını düşünenler aldanır. Benzer olaylar, 2016 Türkiye’sinde, anayasasında “Demokratik hukuk devleti” yazan ülkemizde yeniden üretilir.
Dün devletin memur, öğretmen, doktor ve hemşire göndermekte zorlandığı, terör örgütünün zaman zaman kurtarılmış bölgeler ilan ettiği mahrumiyetler şehri Hakkâri’deki tek özel okulun polis baskınına uğradığı, öğretmenlerin alınıp götürüldüğü haberini duymadan, “Gökkuşağı Günleri” ve Santos öğretmenin öyküsü üstüne bir yazı yazmaya başlamıştım. Ülke ülkeye, isim isme, zulüm zulme benziyor. Ve kuşkusuz, bütün ceberut dönemlerin sonları da birbirine…
Hakkâri ilk değil, son olmayacak, biliyoruz artık. Pinochet mukallitleri ülkenin bütün iyilik damarlarını kurutmadan; yalan, iftira ve kumpas düzeniyle bütün bağımsız yapıları yerle bir etmeden, amaçlarına ulaşmış saymayacaklar kendilerini. Talan imparatorluğuna gidilen yolda bir diken bile kalmayacak.
Hakkâri’deki o okulu ve daha başkalarını… Adana’da, Zonguldak’ta, Antalya’da, Konya’da el koydukları yüzlercesini yürüyüp geçtikleri yolda bir diken gibi görüyor olmalılar. Yoksa aklımıza nasıl sığıştırabiliriz? Yıllardır denetledikleri, avuçlarının içi gibi bildikleri, başarılarına tanık oldukları hatta kendi çocuklarını okuttukları okulları hangi gerekçeyle yok etmek isteyebilirler?
Anadolu’yu gezenler, 80’lerin ortalarından itibaren Ege şehirlerinden başlayarak, sınır illerine ve küçücük ilçelere kadar hemen her bölgede kırmızı tuğlalı ‘Kolej’ inşaatlarının yükselmeye başladığını bilir. Çoğunun tamamlanması uzun yıllar almıştır. Yılda bir kat, para buldukça… Küçücük şehirlerin işadamları, esnafı, ev kadınları, öğretmenleri, kazançlarından artırarak bu okulları öğretime açtılar. ‘Kolej’ler, büyük kentlerde, sadece seçkinlerin çocuklarının gidebildiği okullar olmaktan çıkmış, Anadolu coğrafyasının her yerinde, ortalama her ailenin ulaşabildiği bir imkâna dönüşmüştü.
Derken, bu okullardan peş peşe ulusal ve uluslararası başarılar gelmeye başladı. Dünya bilim olimpiyatlarından, spor yarışmalarından Erzurum’a, Diyarbakır’a, Manisa’ya, Van’a madalyalar geliyordu. Bu, Anadolu’da girişilmiş ve başarılmış en büyük eğitim hamlesiydi; bugünün muktedirlerinin pek sevdiği sözcüklerle söylersek, zerresine kadar ‘yerli ve milli’ydi. Sermayesi, emeği ve duygusuyla yerli, zihniyeti, hülyası ve ufkuyla evrensel…
Ve gün geldi, iktidarı bir öğütme makinesine dönüştüren, bütün insani değerleri ve iyilik hareketlerini temellük etmeye ve kurutmaya yeminli bir kadro, kontrol edemediği, söz dinletemediği bütün kişi, kurum ve yapıları bir ‘hokus pokus’la “terörist” ilan ediverdi. Ülkenin en sevilen insanları, en dürüst ve başarılı kurumları, artık yeşil çimenler gibi biçiliyordu. Bir emir eri gibi okullara, şirketlere, gazetelere atanan ‘kayyım’lar, gittikleri yerde şöyle diyorlardı: “Biz görev insanıyız, buraya cihada geldik! Buraları milletin malı yapacağız!” Akıllarınca halkın malını, emeğini ve hayalini fethediyorlardı. Tarihin en acı ironisi olmalıydı bu.
Bugünlerin de romanı yazılacak elbet. Pinochet karanlığını anlatan sayısız roman yazıldığı gibi. Onlardan birinin ilk cümlesi -Kafka’nın eskimeyen giriş cümlesinden ilhamla- muhtemelen şöyle olacaktır: “Bir sabah, uyandığımda, kendimi yatağımda bir terörist olarak buldum!” Dönem üzerine çekilecek filmlerin en çarpıcı ânı ise jenerikten sonraki son cümleler olacak. Şimdi neredeler?..