Gerçek Savcılar Gerçek Polisler Nerede?

[Erman Yalaz]

Başkan ve bürokrat başbaşa. Başkan soruyor

  • Çok iyi iş çıkarıyorsun. Görevde kalmak istiyor musun?

Bürokrat cevap veriyor

  • Tabi ki.

Diyaloglar farklı başlıklarda sürüyor. Başkan konuşmayı en hassas konuya getiriyor.

  • Umarım Flynn’in yoluna gitmesi için önündeki seçeneği görüyorsundur; o iyi bir adam, umarım bunun sona ermesine izin verirsin.

Bürokrat

  • Evet iyi adam. Ancak FBI ve Adalet Bakanlığı Beyaz Saray’dan bağımsız olmalı. Siyaseten taraf tutamam.

Başkan

  • Sadakate ihtiyacım var,  sizden sadakat bekliyorum

Bürokrat

  • Benden her zaman dürüstlük göreceksiniz

Başkan

  • İstediğim bu, dürüst sadakat

Bürokrat

  • Benden bunu  (dürüstlük) göreceksiniz

Konuşan Amerikan Başkanı Donald Trump, cevap veren Federal Soruşturma Bürosu (FBI) eski Direktörü James Comey. Trump, 2016 seçimlerinde Rusya’nın siber saldırı ve planlarla seçimi etkilediği iddialarını araştıran FBI başkanından Güvenlik Danışmanı Mikel Flynn’in peşini bırakmasını istiyor. Sadakat istiyor. FBI Başkanı Comey, benden sadece dürüstlük bulursunuz diyor. Yani dik duruyor. Hukuksuzluk isteğini cevapsız bırakıyor. Başkan, bir müddet sonra Comey’i görevinden alıyor.
BURASI AMERİKA…
Bir başka manzara.
Reza Zarrab soruşturmasını Amerika’da tekrar açan ve Türkiye kamuoyunun yakından takip ettiği New York Güney Bölge Savcısı Preet Bharara, bir televizyonda neden görevden alındığını anlatıyor. Görevden alınmadan önceki hafta Başkan Trump üç kez aramış, kendisine telefonla ulaşmaya çalışmış.Bharara,  “alışıldık bir durum olmadığını” söylüyor. Trump’ın telefonlarının “yürütme ile bağımsız yargı arasındaki olağan sınırı aştığını” hissettiğini ve ABD Başkanı’nın kendisini üçüncü arayışında da konuşmayı reddetmesinin ardından ardından kovulduğunu aktarıyor ve ekliyor:  “Obama’nın yedi buçuk yıl boyunca beni arama sayısı sıfırdır. Donald Trump’tan beklediğim telefon sayısı da sıfırdı çünkü bazı kişiler hakkındaki yasal süreçleri göz önünde bulundurursak, Trump ile mesafeli bir ilişkimiz olmalıydı.”
Gelişmiş ve yaşayan bir demokraside dünyanın en güçlü siyasetçisinin baskısına direnen bürokratların hikayesi bunlar. Amerika Birleşik Devletleri aylardır bu ve benzeri olayları tartışıyor. Başkan Trump’un bağımsız süren soruşturmalara müdahale edemeyeceğini, bunun azil (başkanlık görevinden alınma) gerekçesi olacağını tartışıyor. Konu Mecliste. Hukuk çerçevesine sığmayan taleplerin gerçekliği şahitleriyle araştırılıyor. Bürokratlar hukuk diyor.
YA YENİ TÜRKİYE?
Aynı günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan bir iftarda konuşuyor: “Milletimizin özellikle de şehit yakınlarımızın ve gazilerimizin gönülleri ferah olsun. Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar, günbegün raporlarını alıyorum, ne oluyor, ne bitiyor takip ediyorum.”
Neyi takip ediyor? Mahkemeleri. Neyin raporunu alıyor? Davaların, duruşmaların. Ekibini bu işe seferber etmiş. 15 Temmuz darbe girişimi gerekçesiyle hapse attırdığı, KHK ile işsiz bıraktığı mazlum ve mağdurların davalarını.
Ateşli konuşmasının hedefinde darbe girişimiyle suçlanan askerlerin de olduğu anlaşılıyor. Daha spesifik laflar ediyor.  ‘Bu hainler helyum bombası attı’ diyor. Yeryüzünde icat edilmiş ve kullanılan böyle bir bomba yok!  (Balonlar üflenen helyum gazı var, onu mu kastediyor acaba? Bilinmiyor) Linç talimatları veriyor. ‘Hapisten çıksalar dahi halk gereğini yapacak!’ diyor. Topluluk alkışlıyor.

HER GÜN 1000 OCAĞA ATEŞ DÜŞÜRMEK, NE BÜYÜK ZULÜM!
Öğretmen, gazeteci, yargıç, avukat, akademisyen 50 binden fazla kişi tutuklu. Bir o kadarı ‘adli kontrol’ adıyla tarassut altında. 10 aylık zulmün dökümü yapılıyor. Günde 540 gözaltı yapılmış, ortalama 168 kişi tutuklanmış. Her gün. Her gün 1000 ocağa ateş düşürmüş. Suçsuz, kabahatsiz. Bir topluluğun ferdi oldukları iddialarıyla, trajikomik gerekçelerle tevkif edilmiş. KHK ile ihraç edilenler 160 binleri bulmuş. İş verilmiyor, açlık oruçları bile yasak. Sivil ölüme mahkum edilmiş herkes. Sağcı, solcu ayırmıyor. En çok ülkesine hizmet edenleri vuruyor.
Ankara ve İstanbul’daki darbe davalarında konuşan askerlerin mahkeme huzurundaki ‘işkencesiz, baskısız ifadeleri’ 15 Temmuz’un büyük bir oyun olduğunu gösteriyor. Aynı gece Ankara Valiliği, yüzlerce otomatik silah dağıtmış sağa sola. 12 Eylül gibi, ‘darbeyi yapan da silahı dağıtan da aynı el!’ Bir cinayet davasında askerin-polisin elindeki MP5 ile cinayet işleyen bir vatandaş olmasa gerçek ortaya çıkmayacak.
MİT Müsteşarı, seçilmiş askerlerden oluşan bir birliğe komuta eden Özel kuvvetler komutanı ile Genelkurmay başkanı ile darbe tezgahlıyor. Sokakta katliam yapılıyor. 249 şehit veriliyor.
Polisler, mazlumların peşinde. Doğumhane kapılarında nöbette suçlu arıyor! Hastane yatağından, lohusa haliyle gözaltına alınan tutuklanan, hapishaneden doğum yapan, parmaklıklar ardında bebek büyüten Haticeler, Ayşeler…
NEREYE GİDİYOR BU GEMİ?
Hukuk katledilmiş, insanlık ölmüş. Kanunlar, anayasa ayaklar altında! Vicdanlar kararmış! Dilde her şey; oruç da, namaz da. Dinin özü, bütün erdemleri, ahlaki değerleri her saniye bir başka cinayete kurban ediliyor! Neler oluyor? Nereye gidiyor bu gemi? Demokrasiye mi? İnsanlığa mı? Değil tabi ki.
Rotası zulüm bu düzenin. Yakıtı mazlum analar, babalar, oğullar, eşler, ihtiyarlar çocuklar, bebekler… Terörist diye yaftalanıyorlar, işkenceye uğruyorlar! İçlerinde canlı bomba yok, silahla karşılık veren, direnen, çatışan yok. Her şeye rağmen sabrediyorlar. Dilsiz şeytan olmuş dört bir yan. Onlara da sabrediyorlar.
Uzak değil, dört yıl önce; demokrasinin kırıntılarının olduğu bir dönemde bizim de hakikat ve adalet aşığı bürokratlarımız vardı.  Radikal terör örgütlerine silah götüren tırları durduran jandarmalar, milletin canı yanmasın bir bomba daha patlamasın diye uyumayan polisler, savcı, hakimler vardı.
HIRSIZA DUR DİYEN POLİSLER NEREDE?
16 Aralık’ta İstanbul emniyetinin toplantı salonunda operasyon öncesi cebinizdeki paraları çıkarın deyip, 50-60 lira ile ay sonuna getiren polis memurlarıyla, milyar dolarlık rüşvete bulaşmış bakanlara operasyon yapma cesaretini gösteren emniyet müdürleri, soruşturma açabilen savcılar vardı. Eşlerinden dinledik hep birlikte, aracının ayda bir yakıt deposunu cebinden fulleyen, devletin hakkı bize geçmesin diyenleri. Camlar kırılsın, canlara zarar gelmesin deyip ülkeyi iç savaştan alan polis müdürlernei, onların valilerine şahit olduk. Gezi’deki isyanı öfkeyle bastırmak yerine sahurda eylemci dinleyen İstanbul valilerini gördük. ‘Haram lokma yemedim, görevim hırsızı yakalamak’ deyip kelepçelere, parmaklıklara meydan okuyanları…
İzmir’de yolsuzluk (muhatabı şimdi Başbakan)  Adana’da MİT tırlarını soruşturmalarını (Muhatabı başkan, MİT Başkanı şimdi) telefonla arayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın telefon tacizlerine ve baskılarına boyun eğmeyen yargıçlar vardı.
Nerede o polisler, yargıçlar?
Hapsi hapsedildi, sürgün edildi. Hücrelere konuldu. İşsiz bırakıldı. Onlar piyasadan çekildi. Paralel teranesini, Fetö yaptı utanmadan birileri.  Sonra bütün toplumun vicdanları söküldü adeta. Zulüm ve işkence altında inliyor  insanlar bir yıla yakındır. Ses çıkarmıyor kimse. Hapisten çıksalar bile linç edin talimatları alkışlanıyor oruç ağızlarla! İslami, insani, hukuki olmayan her şey, bu kitleye mübah olmuş!
Yerlerine kim mi geldi o polis ve yargıçların? Son dakika haberleri vermekten Hakim Savcı haklarını izlemeye vakit bulamayan başkanvekilleri, Mehmet Yılmazlar; çay toplamaya giden yüksek yargıçlar; Zerrin Güngör’ler, İsmail Rüştü Cirit’ler, Zühtü Arslan’lar geldi. Tak şak ‘saray davası’ açan İrfan Fidanlar… Bağımsızlık cübbelerine düğmeler dikildi. Yargı ‘hazır ol’ vaziyetinde. Hayat hırsızlığı, sermaye hırsızlığı, din bezirganlığı yapanlar iktidar oldu.
Sloganlarını atıp dini, ahlaki, erdemi askıya aldılar. Nutuk atmakla mahir bir  kişi, ‘Hırsızlığı yapan kızım Fatıma’da olsa cezasına razıyım’ diyemediği için, oğlunu, bakanlarını, eşrafını, kendini korumak adına, ülkeyi ateşe atıp yaktı.
Adalet, hukuk,  demokrasi mi, dediniz.
Bizde öldü. Onlar Amerika’da. Avrupa’da. Dik duran bürokratlara, savcılara sahip çıkıldığı için. Orada yaşıyor artık.
(tr724)