Türk Büyükelçilikleri: ‘Haydut Devlet’ın En Uzun Kolları‘

Yorum | Bülent Keneş

Hizmet Hareketi sempatizanı 6 masum Türk vatandaşının bütün insani değerler, evrensel hukuk ilkeleri ve diplomatik teamüller ayaklar altına alınarak Kosova’dan kaçırılması, İslamofaşist Erdoğan rejiminin dört dörtlük bir “haydut devlet”e dönüştürdüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki elçilik ve konsolosluklarının bu haydutluklardaki rolünü yeniden gündeme getirdi.
Malezya’da, Myanmar’da, Pakistan’da ve benzeri yerlerde benzer gayr-i meşru işlevleri yerine getirmekle birlikte perde gerisinde kalmayı başaran hukuksuz Erdoğan rejiminin pervasız lejyonlarına dönüşmüş diplomatik temsilcilikler Kosova skandalında ise kendisini kabak gibi ele verdi. Beş öğretmen ve adli tıp uzmanı bir akademisyenin kaçırılır kaçırılmaz büyük bir pervasızlık örneği sergilenerek ilk getirildiği yerin Priştine’deki Türk Büyükelçiliği olmasının üzerinde ısrarla ve ciddiyetle durmak lazım. En az yapılan haydutluk kadar büyük pervasızlığın boyutunu ise, sadece elçiliklere has bayrakların önünde kaçırılan masum insanların fotoğraflarının çekilerek servis edilmesi gösterdi.
Devletler arasında, diplomatların karşılıklı olarak serbestçe seyahatini ve görevli olduğu ülkenin yasalarına göre dava edilmemesini ve yargılanmamasını teminat altına alan diplomatik dokunulmazlığın ve ayrıcalıkların hoyratça istismarı ve kötüye kullanılması anlamına gelen bu tür bir pervasızlığa, geçmişte de yönelen bazı ülkeler olmuştu. Uluslararası teamüllere ve diplomatik nezaket kurallarına aykırı davranmayı huy haline getiren İran ve Libya gibi ülkeler, bu tavırlarından dolayı üzerlerine bir etiket gibi yapışan “haydut devlet” yaftasından on yıllar boyunca yakalarını kurtaramamışlardı.
1979 Devrimi sonrası dış misyonlarını ideolojik propaganda üssüne, bulundukları ülkelerin rejimlerini sarsma/yıkma, baskı ve zulümden kaçarak o ülkelere sığınmış muhalif vatandaşlarını katletme gibi insanlık dışı eylemlerin merkezine dönüştüren İran’ın o korkunç diplomatik temsilciliklerinin yerini bugün maalesef Türk elçilikleri ve diplomatik temsilcilikleri aldı.
MÜLTECİ CASUSLUĞU, FİŞLEME, TEHDİT, TEDHİŞ NE ARARSAN VAR…
Geçtiğimiz Temmuz ayında Türk diplomatik temsilcilikleri ve konsolosluk hizmetleri hakkında bir rapor yayınlayan Institute on Statelessness and Inclusion (ISI) isimli kuruluş, Türk diplomatik temsilciliklerinin Birleşmiş Milletler Şartı’nın ülkelerin kendi vatandaşlarına karşı mecbur kıldığı yükümlülükleri yerine getirmediğini somut bir şekilde gözler önüne sermişti. Rapor, Erdoğan rejiminin talimatları doğrultusunda elçiliklerin ve konsoloslukların, Türk vatandaşlarının keyfi şekilde uyrukluktan mahrum bırakılmasından muhaliflere en hayati konsolosluk hizmetlerini vermeyi reddetmeye varan pek çok hukuk dışı uygulamaya imza attıklarını gözler önüne sermişti.
ISI’nın yaptığı tespitlere göre, raporun yazıldığı tarihe kadar geçen süre içerisinde anne-babaları Hizmet Hareketi’ne yakın oldukları gerekçesiyle yeni doğmuş 76 bebek için talep edilen pasaport ve dolayısıyla uyrukluk reddedilmişti. Yine aynı gerekçeyle 695 vatandaş konsolosluk hizmetlerinden mahrum bırakılmıştı.19 vakada ise daha da ileri gidilerek vatandaşların pasaportlarına cebren el konulduğu belgelenmişti.
Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) “Erdoğan’ın Uzun Kolu” üst başlığı altında yayınladığı ülke raporlarında ise, yine büyükelçilik ve konsoloslukların mülteci casusluğu, fişleme, tehdit, karalama ve tedhiş eylemelerinin organize edilmesinde başı çektiği gözler önüne serilmişti.    Geçtiğimiz günlerde ise bu tür faaliyetlerin en dehşet vericilerinden biri gündeme gelmiş ve İsviçre’de görev yapan Türk diplomatların, eski bir ortağı aracılığıyla, Hizmet Hareketi’ne yakın bir işadamının yemeğine Gamahidroksibütrat (GHB) atıp bayıltarak kaçırmaya çalıştıkları ortaya çıkmıştı. İsviçre istihbaratının bu alçakça planı ortaya çıkarması üzerine Türk konsolosluğunda 2. katip olarak görev yapan H.K.Y. isimli diplomat apar topar Türkiye’ye geri çağırılmıştı. Diplomatik pasaport taşıyan Hacı Mehmet Gani ise, suçüstü yakalanarak deşifre olmasına rağmen, basın ataşesi olarak vazifesini sürdürmekten çekinmemişti.
Tıpkı İran ve Libya’nın 1980-1990’lar boyunca yaptığı gibi Türk diplomatik misyonlarının el altından yürüttüklerini sandıkları bu tür kirli faaliyetler ayyuka çıkmış durumda. Bu yetmezmiş gibi Kosova’daki sefire Kıvılcım Kılıç’ın liderliğinde faaliyet gösteren diplomatik misyonun, Kosova hükümetine bilgi vermeden el altından ayarladıkları yerel istihbarat unsurları ile birlikte masum 6 Türk vatandaşını kaçırması, elçiliklerin haydutlukta kullanılması konusunda yeni bir aşamaya gelindiğine işaret ediyor.
PRİŞTİNE BÜYÜKELÇİLİĞİ, HAYDUTLUKTA ELÇİLİKLERİN ROLÜNÜ GÖSTERDİ
Priştine Büyükelçiliği’nin uluslararası hukukun gerektirdiği iade prosedürlerinin hiçbirine riayet edilmeksizin, yani apaçık bir haydutlukla, 6 vatandaşın kaçırılarak hukuk dışı bir şekilde Türkiye’ye götürülmesinde oynadığı etkin rol, Erdoğan rejiminin hak-hukuk tanımazlıkta vardığı noktayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Böylece, hem uluslararası hukuka saygısızlıkta hem de orkestrasyonunu yaptığı haydutluklarda Erdoğan rejiminin Türkiye’nin diplomatik misyonlarını nasıl bir pervasızlıkla kullanabileceğini cümle aleme göstermiş oldu.
Kosova’da çok ciddi tepkileri tetiklemekle kalmayıp ciddi iç siyasi çalkantılara da yol açan adam kaçırma skandalından konunun muhatabı olan herkesin çıkarması gereken ciddi dersler var. Bunlara kendi toprakları üzerinde Türk elçilikleri ve diğer diplomatik misyonları bulunan ülkelerin yönetimleri de dahil. Kosova ve Malezya örneklerinde olduğu gibi, diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıkların arkasına sığınarak insan kaçırmaların, işkence ve kötü muamele, mülteci casusluğu, fişleme, tehdit ve tedhiş eylemlerinin merkezi haline gelen Türk büyükelçiliklerinin ve konsolosluklarının faaliyetlerinin çok daha yakından takibe alınmasının gereği umarım anlaşılmıştır.
1961 Viyana Diplomasi İlişkileri Sözleşmesi ve 1963 Viyana Konsolosluk İlişkileri Sözleşmesi’nin uluslararası ilişkilerin daha rahat ve daha güvenli bir şekilde yürütülmesi amacıyla diplomatlara sağladığı dokunulmazlıkları ve ayrıcalıkları gerek diplomatların, gerekse diplomat hüviyetine büründürülmüş resmi ya da gayr-i resmi kişilerin istismarının önüne geçmenin vakti çoktan geldi. Bugün kendi vatandaşlarına yönelik sergiledikleri haydutluklarla ulusal ve uluslararası hukuku, diplomatik ve yargısal prosedürleri ihlalde tereddüt etmeyen Erdoğan rejiminin, diplomatik kılıflı uzun kollarının, yarın aynı dokunulmazlık ve ayrıcalıkları istismar etmek suretiyle ev sahibi ülkelerin huzur, istikrar ve güvenliğini tehdit etmeyeceklerinin hiçbir garantisi yoktur. Neler olabileceğini anlamak isteyenler için, dillerinden tehditlerin eksik olmadığı Erdoğan ve yandaşlarının söylemlerine azıcık kulak kabartmaları kafi olur sanırım.
DİYANET, TİKA, TRT, ANADOLU AJANSI VE DİĞERLERİ…
Sadece şişirdiği elçilik ve konsolosluk personeli aracılığıyla değil Diyanet, TİKA, TRT, Anadolu Ajansı ve benzeri kamu kurumları üzerinden kamufle ettiği binlerce radikal İslamcı ajanı casusluk ve tedhiş için Batılı ülkelere yığan Erdoğan rejiminin, bu yığınakla sadece kendi muhalif vatandaşlarını tehdit edeceğini düşünmek herhalde büyük bir yanılgı olacaktır. Bununla birlikte, diplomatik pasaportu olan şahısların örtülü ya da açık yürüttükleri hukuk dışı eylemlere karşı ev sahibi ülkelerin yapabileceklerinin alanı maalesef oldukça sınırlı. Yine de insan haklarına ve evrensel hukuka kıymet veren demokratik ülkelerin bugün uluslararası hukuku, barışı, istikrarı ve güvenliği tehdit eden Rusya’ya yaptığına benzer bir uygulamayı Erdoğan rejimi için de yapmalarının önünde herhangi bir engel bulunmuyor.
Hiçbir değere sadakati olmadığından, hiçbir kurala, evrensel teamüle ve genel kabule uymadığından asla tahmin edilemez ve asla öngörülemez serseri mayın niteliğindeki bir karaktere bürünen Erdoğan rejimi, aslında bugün Rusya’dan bile büyük bir tehdit ve tehlike arzediyor. Bu yüzden, bulundukları ülkelerde her türlü hukuksuzluğa ve haydutluğa alet olma potansiyellerinin fazlasıyla bulunduğunu ispatlamış olan Erdoğan rejiminin uzun kolları niteliğindeki elçilik ve konsoloslukların yakın takibe alınması kaçınılmaz görünüyor. Hatta, ev sahibi ülkelerin sadece takiple yetinmeyip İslamofaşist Erdoğan rejiminin uzantısı elçilik ve konsolosluklarda görev yapan personel sayısını en aza indirmesi, kurum temsilcilikleri adı altında ya da örgütlediği sözde sivil toplum örgütleri kılığında Batılı ülkelere yığdığı ajanları bir an önce Türkiye’ye geri göndermesi gerekiyor.
Erdoğan’ın en son Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’a yaptığı gibi sıklıkla batılı ülke yönetimlerini terörle ve şiddetle tehdit etmesinin arkaplanında da bahsini ettiğimiz resmi ya da gayr-i resimi uzantıları üzerinden bu tehditleri gerçekleştirebileceğini düşündüğü söz konusu altyapıya duyduğu güven bulunuyor.
Dört başı mamur bir haydut devlete dönüşen Erdoğan rejiminin, uluslararası ilişkilerin belirli bir saygı ve nezaket dahilinde gerçekleşmesini temin eden uluslararası hukukun kurum ve kurallarına hiçbir saygı duymadığı ortada. Hal böyle iken, uluslararası örf ve âdet hukukunun temel bir ilkesini oluşturan, dış ülkelerdeki yabancı diplomatik temsilcileri uluslararası çatışma zamanında bile koruma ve uluslararası medeni ilişkilerin geliştirilmesi amacından kaynaklanan diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalığın Erdoğan’ın dış uzantıları tarafından kötüye kullanılmasının mutlaka önüne geçilmesi gerekiyor.
BÜYÜKELÇİLER İSLAMOFAŞİST ERDOĞAN’I HAKKIYLA TEMSİL EDİYOR
Bugün Türk büyükelçilikleri, paradoksal olarak resmi diplomatik tanımlarına tam karşılık gelecek şekilde, hak, hukuk, ahlak tanımaz İslamofaşist bir despot olan Erdoğan’ı hakkıyla temsil etmekte son derece başarılılar. Diplomatik personele dokunulmazlık anlayışının işlevsel gereklilik kadar kişisel temsil yaklaşımına da dayandığı göz önünde bulundurulacak olursa, Erdoğan’ın yaygın eleştiri ve nefret çeken söylem, davranış ve eylemlerinin elçilikler ve diğer diplomatik temsilcilikler aracılığıyla aynen temsil edildiği de rahatlıkla söylenebilir.
Madem ki diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar hem diplomatik misyonun tam anlamıyla yerine getirilmesini sağlamaya, hem de diplomatların gönderen devletin kişiliğini temsil etmeleri misyonuna dayanmaktadır, öyleyse gönderen devletin karakterinin tam teşekküllü bir haydut devlete dönüşmesi, o devletin diplomatik misyonlarını da otomatikman söz konusu haydutlukları ve hukuksuzlukları mükemmelen temsil eder hale getirme potansiyeli taşımaktadır. Hatta bununla da kalmayıp, en son Kosova örneğinde görüldüğü gibi, diplomatik misyonlar aracılığıyla o haydutlukların ve hukuksuzlukların söz konusu diplomatik temsilcilerin görev yaptıkları ülkelere taşınmasına da fiilen yol açmaktadır.
Hem madem ki, hesap verebilirlik genel kuralının bir istisnası olarak, uluslararası hukuk diplomatlar için belirli durumlarda hukuki kovuşturmadan bağışıklığı kabul etmektedir, öyleyse yoldan çıkmış haydut bir rejimin doğal olarak yoldan çıkmış kabul edilebilecek dış temsilcilerinin verebileceği zararı asgariye indirmenin en kestirme yolu, bu imtiyazın verildiği insan sayısını olabildiğince azaltmaktan geçmektedir. Bunu yapmanın yolu da ya baştan görev almayı planladıkları ülkelere gelmelerini reddetmekten ya da Erdoğan rejiminin talimatları ve beklentileri doğrultusunda işledikleri suçlar gerekçe gösterilip istenmeyen adam (persona non-grata) ilan edilerek geldikleri yere gönderilmelerinden geçmektedir. Tıpkı bugün demokratik ülkelerin yoldan çıkmış Rusya’ya yaptıkları gibi.
Böylece, kural olarak, bir diplomatın kişisel dokunulmazlığa sahip bulunduğunu, kişiliğine saygı hakkı olduğunu ve hiçbir şekilde tutuklanamayacağını veya gözaltına alınamayacağını emreden 1961 Viyana Sözleşmesi’nin 29. Maddesi’nin yol açacağı ev sahibi ülkelerin yabancı diplomatlar eliyle işlenecek suçlara karşı eli kolunu bağlama riski minimize edilecektir. Bu sayede, illegal bir şekilde kaçırılan masum insanların uluslararası hukukun gerektirdiği asgari prosedürlere aykırı şekilde yaşadıkları ülkeden bir oldu bittiyle götürülmeleri karşısında sergilenen çaresizlik ihtimali de azaltılmış olacaktır.
DİPLOMATLAR İMTİYAZLARI KULLANIYOR, YÜKÜMLÜLÜKTEN KAÇIYOR
Diplomatik statüye sahip personel açısından, genel uluslararası hukuk kuralları ve devletler arasında yapılmış bulunan antlaşmalar, diplomasi personeline birtakım haklar tanırken kaçınılmaz olarak bu hakların ve imtiyazların belirli yükümlülükler çerçevesinde kullanılmasını da öngörmektedir. Malezya, Pakistan, İsviçre, Myanmar ve son olarak Kosova örnekleri despot Erdoğan rejimini temsil eden diplomatik misyonların bu yükümlülükleri hakkıyla yerine getirdiklerini söylememize imkan bırakmamaktadır.
Mesela Kosova örneğinde, 1961 Viyana Sözleşmesi’nin 41. Maddesi’nin 1. fıkrasında ifade edilen “diplomasi personelinin kabul eden devletin iç işlerine karışmama ve hukuk ve düzenlemelerine saygı gösterme yükümlülüğü” o ülkenin hukuki prosedürlerine ve iade süreçlerine riayet etmeksizin adam kaçırma yoluyla açıktan ihlal edilmiştir. Oysa diplomatik dokunulmazlık statüsü, bir diplomata bulunduğu ülkenin hukuk ve düzenlemelerine saygı yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Yani dokunulmazlıklar ve ayrıcalıklar diplomatların hukukun üstünde olduğu anlamına gelmemektedir.
Nitekim, uluslararası hukukta tanınan diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, 1961 Viyana Sözleşmesi’nin başlangıcında ifade edildiği üzere, kişisel yararları değil, uluslararası diplomatik misyonda etkinliği amaçlamaktadır. Bir diplomat söz konusu dokunulmazlık veya ayrıcalıkları kendi kişisel çıkarına kötüye kullanamayacağı gibi, bulunduğu ülkenin huzuruna, istikrarına, güvenliğine ve refahına zarar verici şekilde de kullanamaz. Oysa, Türkiye’nin Priştine Büyükelçiliği’nin odağına yerleştiği skandal, Kosova’da nitelikli eğitime darbe indirmek suretiyle hem ülkenin refahına hem de bir çeşit hükümet krizine yol açmak suretiyle istikrar ve güvenliğine ciddi bir risk oluşturmuştur.
LİBYA’NIN LONDRA ELÇİLİĞİNDE YAŞANANLARDAN DERS ÇIKARILMALI
Kosova skandalı, diplomatik dokunmazlık ve ayrıcalıkların elçilik binalarını da kapsıyor olmasından istifade eden bir haydut devletin yapabileceklerinin somut bir örneğini teşkil etmiştir. Ev sahibi ülkelerin zamanlıca tedbir almamaları durumunda, Türkiye’deki radikalleşmenin paralelinde yurtdışında konumlandırılan büyükelçilik ve konsolosluk binalarının 1969 yılında Libya’da gerçekleşen Kaddafi darbesini takiben Halk Bürosu adı altında yeniden şekillendirilen ülkenin diplomatik temsilciliklerinin oluşturduğuna benzer bir tehlike oluşturma riski büyüktür.
Hatırlanacağı gibi darbe sonrasında Kaddafi, ülkenin diplomatik misyonlarına öğrencilerden oluşan devrimci komiteler göndermiş, bunu diplomatik ayrıcalıkların kötüye kullanılmasını içeren faaliyetler takip etmişti. Bu durumun yol açtığı en acı tecrübelerden biri Londra’da yaşanmıştı. Libya’nın Londra Büyükelçiliği, diğer elçilikler gibi, Halk Bürosu adını almış ve burada görev yapan 22 diplomat devrimci öğrenci komitesi tarafından yetkisiz ilân edilmişti. İngiltere’nin bu durumu kabul etmeyerek usulüne uygun atanmış diplomatik görevlilerle ilişkilerini sürdürmek istemesi iki ülke arasında ilişkileri germişti.
17 Nisan 1984 günü Libya’nın hukuksuz uygulamalarını protesto eden bir gruba Libya Büyükelçiliği binasından ateş edilmişti. Bunun sonucunda 11 gösterici yaralanırken 1 polis memuru hayatını kaybetmişti. Olayın hemen ardından, İngiliz kolluk kuvvetleri elçilik binasının etrafını kuşatmış, Libya da bu duruma Trablus’taki İngiltere Büyükelçiliğini kuşatarak karşılık vermişti. İngiliz yetkililerin, elçilik binasına giriş için istedikleri iznin reddedilmesi üzerine Libya ile diplomatik ilişkiler kesilmişti.
Bu olay, “Kabul eden Devlet, silahlı çatışma halinde dahi, malları ve arşivleri ile birlikte misyonun binalarına saygı gösterir ve bunları korur,” şeklindeki Viyana Sözleşmesi’nin 45. Maddesi’nin a fıkrasındaki hükmün nasıl kötüye kullanılabileceğini net bir şekilde gösteren acı bir örnek olmuştur. Kosova’da illegal bir şekilde kaçırılan 6 vatandaşımızın, iddia edildiği şekliyle, bir süreliğine Türkiye’nin Priştine Büyükelçiliği Binası’nda tutulması ve burada çekilen fotoğraflarının servis edilmesi dokunulmazlığa haiz diplomatik binaların bir haydut devletin elinde ne tür haydutluklara mekan olabileceğine dair ciddi bir fikir veriyor.
KONSOLOSLUK VE DİPLOMAT SAYISI MİNİMİZE EDİLMELİ
Peki ne yapmalı? Yapılacak olan belli. Söylediğim gibi, demokratik ülkeler Libya örneğini göz önünde bulundurarak başlarına çok daha büyük gaileler açmalarına fırsat vermeden Erdoğan rejiminin hukuksuzluklarını başka ülkelere taşıyan ve Erdoğan despotizminin uzun kolları gibi işlev gören Türkiye’nin diplomatik temsilciliklerinin (konsoloslukların) ve bu temsilciliklerdeki görevlilerin sayısını asgariye indirmeli. Çeşitli isimler altında casusluk ve tedhiş faaliyetleri yürüten resmi kurumların faaliyet izinlerini derhal iptal edilmeli. O yolla sözkonusu ülkelere gelenler usulünce sınırdışı edilmeli. Demokratik ülkeler, Türkiye, tipik bir haydut devlete dönüşen Erdoğan rejiminden kurtuluncaya kadar bu siyasetini kararlılıkla sürdürmelidir.
Bugün kulaklara aşırı gibi gelme pahasına da olsa bu tedbirlerin zamanlıca alınmaması durumunda ise meydana gelebilecek felaketlerden en az İslamofaşist Erdoğan rejimi kadar demokratik ülkelerin hükümetleri de sorumlu olacaktır. Bizden uyarması…
(TR724)