Romanya Haber

Afrin ve Rejim

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de rejim, içeride çok ciddiyetle önemsenmesi gereken insan hakları ihlalleri yaparken, dışarıda bir taraftan kendisine kurumsal olarak veya fiilen bağlı görevlileri ya da etki ajanlarıyla yurtdışında yaşayan ve rejime muhalefet eden Türk vatandaşlarına operasyonlar düzenliyor, diğer taraftan Suriye’de topraklarında yürüttüğü Zeytin Dalı savaşı kapsamında ciddi insan hakları ihlalleri yapıyor.
Türkiye başka bir ülke haline geldi. Kurumsallaşmış, en azından kendi kanununa uyan, kendi içinde tutarlı olan bir ülke gitti, yerine keyfi ve anayasasız bir yönetim tarafından yönetilen, yasalardan bağımsız, devletin anayasal düzeninin bürokratik örgütlenme şemasıyla alakası olmayan bir rejim geldi. Bu rejimin içeride de dışarıda da yaptığı çok ciddi insan hakları ihlalleri, rejimin ortak çıktıları olarak değerlendirilmeli.
Yüz binlerce kamu çalışanını (devlet memurunun) anayasa ve yasalara aykırı şekilde KHK’larla işinden atan, on binlerce vatandaşı gayri-kanuni gerekçelerle tutuklayan ve hapse koyan rejimle, Almanya’da Osmanlı Ocakları denen çeteyi besleyen veya yurtdışından haydutlukla adam kaçıran rejim arasında fark mı var? Bu rejimin Türkiye’nin anayasasıyla artık bir alakası kalmamıştır. Bu nedenle anayasal çerçevede kurulmuş olan tüm kurumlar, TSK’dan emniyete, Anayasa Mahkemesi’nden Yüksek Seçim Kurulu’na, ne varsa, tümü anayasal olarak çizilen yetki ve sorumluluklarının dışında hareket ediyor.

Rejimin anayasal hiçbir dayanağı bulunmayan uygulamalarını itirazsız yerine getiriyor bu kurumlar. Denetim yok. Denetimi neye göre yapacaksınız ki zaten! Her türlü denetimin amacı, uygulanan siyasetin yasalara uygun olup olmadığının, mevzuatla bir çelişkisinin bulunup bulunmadığının ortaya çıkarılmasıdır. Peki, anayasa uygulanmıyorsa, anayasal düzen ortadan kaldırılmışsa, hangi yasal mevzuata göre neyi denetleyebilirsiniz! Dolayısıyla şu an uygulanan, keyfi ve anayasal bir dayanağı olmayan bir rejimdir. Bu bağlamda Türkiye’de anayasal düzende bir kırılma yaşanmış, bir sivil darbe gerçekleşmiştir. İşte bu nedenle, “devlet ortadan kalkmıştır” saptamasını yapmak durumundayız.
OLMAYAN DEVLETE SADAKAT TALEP EDİLİYOR
Bu rejim bugün bizi Afrin’e yapılan askeri saldırının gerekliliğine ikna etmeye gayret ediyor. Oysa Afrin’de bugün terörist ilan ettikleri Kürt güçleriyle daha birkaç yıl öncesine dek periyodik olarak görüşüyorlardı. Bu güçlerin liderlerinden Salih Müslim defalarca Türkiye’ye davet edildi. Süleyman Şah Türbesi taşınırken Suriye Kürtleri’nin desteği ve izni alındı. Dahası, Kobane müdafaası esnasında Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi askerlerine, bugün savaş ilan edilen PYD’ye yardım etsin diye Türk topraklarından geçme izni verildi. Aynı dönemde PKK lideri Abdullah Öcalan ile devletin resmi görevlileri görüşmekteydiler. Dahası, İmralı’ya heyetler gönderiliyor, Erdoğan’ın onayıyla Öcalan’ın bin bir türlü mesajı Türkiye’de yayınlanıyordu. Öcalan’a sayın diyen, “vizyon sahibi lider” diyen, PKK ile Oslo’da görüşen, bu rejimin şu an işbaşında olan lider kadrosu değil miydi? Erdoğan bizzat PKK ile müzakere sürecini başlatmadı mı? Teslim olan PKK’lılar için sınırda seyyar mahkemelerde teröristlerin ifadelerini aldırtan ve onları serbest bırakan bu rejimin lider kadrosu değil miydi? Kimse birbirini, en önemlisi de kendisini kandırmasın! Erdoğan PKK ile pazarlık sürecini başlattı.
Dahası var: Suriye iç savaşı başlamadan önce Suriye’de Kürt kantonu mu vardı! İslamcı irrasyonel hayalcilikleri nedeniyle Suriye’yi istikrarsızlaştıran, on binlerce psikopat cani cihatçıyı öbek-öbek Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye geçiren, bu radikal İslamcıları sadece ideolojik olarak kendilerine yakın diye koruyup kollayan bugünkü rejimin karar alıcıları değil miydi? Bu canilere silah taşırken yakalandılar. Bu canileri Türkiye vatandaşlarının verdiği vergilerle işletilen hastanelerde tedavi ettirdiler. Kızılay’ın çadırlarına kadar bu militanlara dişten tırnaktan artırılan yerel kaynaklarımızı bol kepçe peşkeş çektiler. Sonunda Suriye’de merkezi hükümet alan kontrolünü kaybetti. Rusya oyuna girerek Esad rejiminin hamisi oldu ve Suriye’de askeri olarak aktif hale geldi. Kuzey bölgelerde de Kürtler demografik avantajlarının da yardımıyla kendi öz yönetim bölgelerini oluşturdu.
Kürtler IŞİD ve Nusra gibi radikallere karşı savaşmak zorundaydılar. Çünkü cihatçılar kendilerini Müslüman olarak kabul etmiyor, Kürtleri (ve elbette diğer tüm etnik grupları) sistematik olarak katlediyorlardı. Bu konstellasyonda Türkiye’deki rejim cihatçı radikallerle mücadelede pasif tutum izledi. IŞİD’e al altından yardımcı oldu. IŞİD’in petrol ticaretinde Berat Albayrak ve Bilal Erdoğan başta, birçok iktidar ve aile unsurunun adı geçti. Can Dündar’ın MİT tırları haberiyle beraber, Türkiye’nin Suriye’de cihatçılara nasıl destek verdiği ortaya saçıldı. Elbette bunları dünyadaki tüm ülkeler gördü, görmekte.
Ez cümle, bu rejim istikrarsızlaştırdığı Suriye’de Kürtlerin öz yönetim elde etmelerine zemin hazırladı. Sonra bu öz yönetimin liderleriyle işbirliği yaptı. Onlarla sıkı fıkı ilişkiler kurdu, onları Ankara’ya davet etti, adeta diplomatik temsilci gibi muamelede bulundu. Tüm bunlar internette ufak bir arama ile teyit edebileceğiniz gerçekler. Azını yazıyorum, fazlasını yazmıyorum. Şimdi aynı Türkiye, bu sebep olmuş olduğu durumdan şikâyet ediyor. Neye yakınıyorsunuz be! Siz bunun müsebbibisiniz. Eğer ortada bir güvenlik tehdidi vardıysa, o da sizin yüzünüzden ortaya çıktı. Ki esasında güvenlik tehdidi yoktu. Bu Afrin müdahalesinin tek bir işlevi var: içeride safları sıklaştırmak. Dışarıda savaşan Türkiye’nin her türlü ideolojik farklığa karşın toplumu birleştirdiğinin farkında olan bir yönetim var. En kutsal ve bütünleştirici öz savunma gibi bir kavramı bile kendi kısa dönem siyasi emellerine alet etmekten çekinmiyorlar. Kürt “ötekisi” üzerinden (tıpkı Cemaat “ötekisi” gibi) Avrasyacı bir Türkiye diktatörlüğü kuruluyor.
SUSMAYIN, TEPKİ VERİN!
Şimdi gelelim esas konuya. Bazıları, bu rejim tarafından memleketlerinde hain ilan edilmelerine, işlerinden güçlerinden kovulmalarına, ülkelerini terk etmek zorunda kalmalarına, eşleri-dostlarının rejim tarafından zulme uğratılmasına karşın, devlet fetişizmi yapıyor. Afrin’de Türkiye’nin kendisini savunduğu söylemini “satın alıyor”. İktidarın diskursuna inanıyor. Bakın Türkiye’de Cizre ve Diyarbakır’da yaşanan dram büyük bir faciadır. Mahallelerde taş üstünde taş bırakmadılar, ağır silahlarla gece gündüz bombaladılar. Hedefte resmi söyleme göre teröristler vardı. Hâlbuki orada sadece teröristler yoktu. Atılan bombalar kimin terörist kimin sivil halk olduğunu bilebilir mi? Yüzlerce sivil o bombalamalarda hayatını kaybetti. Barış Akademisyenleri (biri de benim, gurur duyarak söylüyorum!) bu durumu protesto etti diye sosyal linçe uğradığında, yine susuldu! Şimdi de Afrin’de susuluyor. Susmayın arkadaş, susmayın!
Sivil halk kavramı nedir bilir misiniz? Bu kuru kavramın içinde bebekler, çocuklar, hamileler, yaşlı teyzeler ve amcalar var! İnsanlar çocuklarını kaybediyor. İnsanların evleri bombalanıyor Afrin’de. Hastaneler gece gündüz ağır yaralıları tedavi etmeye çalışıyor. Tüm bu gerçekler bağımsız uluslararası medyada yayınlanıyor. Uluslararası insan hakları örgütleri bu katliamları raporluyor. Birleşmiş Milletler sivil kayıpları teyit etti, bu konuda Türkiye’yi uyardı. Yüzlerce insan, PYD ile alakası olmayan sivil yerli halk, katlediliyor. ÖSO’nun cihatçıları ise tüm nefretlerini ve patolojik dünya görüşlerini sahada kusuyor. Türk ordusu ile İslamcı cihatçı çapulcular aynı saflarda! İnsanda en azından bundan dolayı bir utanma olur!
Bu yaşanan dram Türkiye’de sistemin mağduru olmuş insanların kaderi gibi, dikkatimizi çekmeli. Bu yaşanan insanlık dramına duyarsız kalmak, sonra da kendi sorunları konusunda uluslararası toplumdan yardım ve destek beklemek, cidden hem etik olarak hem de rasyonel olarak çok sorunlu bir tutum. Hele bunun motivasyonu “devlete bağlılık” gibi bir gerekçeyse, bu çok daha içler acısı bir tutumdur.
HANGİ DEVLET?
“Hangi devlet” diye sorarlar adama! Sana ve ailene zulüm eden devlet mi? Anayasası olmayan, kendi anayasal düzenine uymayan devlet mi? Çocuklarını Meriç’te ve Ege’de kaybeden insanların peşinde zebani olan, insanları yerinden-yurdundan eden despot devlet mi? Biliyorum, sağda da solda da devlet fetişizmi çok yaygındır Türkiye’de. Zordur bu konu. Artık bunu aşmanın zamanı gelmedi mi? 15 Temmuz sonrası yaşanılan süreçte Türkiye’de 1915 olaylarının, 6/7 Eylüllerin, Varlık Vergilerinin sorgulanmasının zamanı gelmedi mi? Kürtler 1920’lerden beri çok ciddi ve ağır insan hakları sorunları yaşıyor. Oğluna-kızına istediği Kürtçe ismi koyamayan, dili, kimliği, benliği ve varlığı inkar ve reddedilen, yurdunda olduğu gibi yaşayamayan, yok sayılan, binlerce yıllık Anadolulu yerlisi bir halk olan Kürtlerle empati kurmak için daha kaç post-15 Temmuz takibatı ve zulmü yaşamak gerek!
Bu topraklar 1900’lerden beri o kutsallaştırılan devlet eliyle birçok halkı ve kültürü “elimine etti”. Devlet ideolojisi veya devlet eliyle dayatılan kimlikle sorunu var diye milyonlarca insan büyük acılar çekti. Bugün yaşananlar, işte bu yaşanan dramların da faili olan “kutsal devlet” tarafından yapılıyor. Aslında devlet denilen şey, bir tür organizasyon yapısını kontrol eden güç demektir. Yani işin içinde kutsal hiçbir şey yok. İnsanlar tarafından oluşturulan ve yönetilen bir yapı var. Gücü elinde bulunduranlar, sistemin dayanağı olan anayasa ve yasaların dışında hareket etmeye başlarlarsa, o “kutsal devleti” eleştirmek, onun zulmünden kurtulmanın en başta gelen şartıdır. Zulümler arasında seçim yapmadan ama. “Bana yapına zulmü eleştiririm, ama başkasına yapılan zulümden bana ne” tutumu ile ancak o zulüm mekanizmasını güçlendirirsiniz. Ahlaken de çok zayıf bir pozisyona düşersiniz. Sahip olduğunuz moral üstünlüğünüzü sıfırlarsınız. Bugün içerde de dışarıda da suç işleyen bir iktidar var. Biz anayasadan kopması nedeniyle ona kısaca rejim diyoruz. Bu rejim sadece size zulüm etmiyor. Bunu gördüğünüzde, bunu kavradığınızda, aslında sandığınızdan çok daha güçlü olduğunuzu, sayınızın çok daha kalabalık olduğunu göreceksiniz. Sadece gözlerinizi açın. Bir de yüreğinizi.
(TR724)