(ERCAN YENTEK)
1949 yılı, Romanya tarihinin en karanlık dönemlerinden birinin başlangıcı oldu. II. Dünya Savaşı’nın ardından Sovyet nüfuzu altına giren ülke, sosyalist dönüşümü hızlandırmaya çalışırken toplum baskı, yoksulluk ve korkuyla karşı karşıya kaldı.
Dönemin lideri Gheorghe Gheorghiu-Dej, ekonomik destek ve siyasi güvence sağlamak amacıyla Moskova’da Josef Stalin ile görüştü. Anlatılanlara göre Stalin, Tuna ile Karadeniz’i birbirine bağlayacak bir kanal yapılmasını önerdi ve bu projenin rejime muhalif görülen kişilerin zorunlu çalıştırılacağı bir alana dönüştürülmesini istedi. Böylece ekonomik bir yatırım olarak sunulan proje, kısa sürede siyasi baskının en sert araçlarından biri hâline geldi.
ÖLÜM KANALININ İNŞASI
Tuna–Karadeniz Kanalı’nın ilk inşaatı 25 Temmuz 1949’da başladı. Resmî söylemde amaç, deniz ticaretini geliştirmek, tarımı desteklemek ve ülkeyi modernleştirmekti. Ancak proje, Sovyet Gulag sistemini örnek alan geniş bir çalışma kampı ağına dönüştü.
Cernavodă’dan Karadeniz’e uzanan yaklaşık 67 kilometrelik güzergâhta Poarta Albă, Capul Midia, Peninsula, Galeșu, Cernavodă ve Saligny’nin de aralarında bulunduğu 18 çalışma kampı kuruldu. On binlerce kişi bu kamplara gönderildi. Araştırmalara göre yaklaşık 40 bin mahkûm zorla çalıştırıldı; bunların en az 15 ila 20 bini yaşamını yitirdi.
Kamplara gönderilenler arasında kolektivizasyona karşı çıkan köylüler, eski siyasetçiler, din adamları, akademisyenler, öğrenciler ve rejim tarafından “güvenilmez” görülen çok sayıda sıradan vatandaş bulunuyordu. Mahkûmlar ağır çalışma koşulları altında sözde “yeniden eğitim” amacıyla zorla çalıştırılıyordu.
TOPRAK, EMEK VE ÖLÜM..
Mahkûmlar günde 12 ila 14 saat boyunca kazma ve kürekle çalıştırılıyor, yetersiz beslenme, hastalık ve ağır iklim koşullarıyla mücadele ediyordu. Donmuş toprağı kırmak için demir çubuklar kullanılıyor, tedavi edilmeyen yaralar ve salgın hastalıklar birçok kişinin ölümüne neden oluyordu.
Hayatını kaybedenlerin büyük bölümü kayıt altına bile alınmadı. İsimsiz mezarlara gömülen mahkûmların yerini kısa süre içinde yenileri aldı. Kanalın her metresi, binlerce insanın emeğini ve hayatını simgeleyen sessiz bir tanıklığa dönüştü.
Devlet propagandası projeyi “büyük kalkınma hamlesi” olarak sunarken, çalışma kamplarında açlık, hastalık ve ölüm hüküm sürüyordu.
TOPLUMU TESLİM ALAN KORKU İKLİMİ!
Kanal sistemi yalnızca fiziksel baskıya değil, toplumsal korkuya da dayanıyordu. İnsanlar konuşmaktan, soru sormaktan ve yaşananları dile getirmekten çekiniyordu. Rejim, ‘sessizliği’ yönetimin bir parçası hâline getirmişti.
Bu nedenle çalışma kamplarında yaşananların önemli bölümü uzun yıllar boyunca yalnızca fısıltılar ve tanıklıklarla varlığını sürdürdü. Romanya toplumunda oluşan bu suskunluk kültürü, baskı mekanizmasının en kalıcı sonuçlarından biri oldu.
MARİN PREDA VE EDEBİYATIN TANIKLIĞI
Resmî tarih uzun süre bu trajediyi görmezden gelirken, edebiyat yaşananların hafızasını korudu. Marin Preda, 1980 yılında yayımlanan ‘Cel mai iubit dintre pământeni’ adlı romanında kanalı doğrudan anlatmasa da totaliter rejimin insan üzerinde yarattığı yıkımı güçlü bir biçimde işledi. Romanın karakterleri korku, suçluluk ve vicdan arasında sıkışan sıradan insanlardır.
Preda’nın en dikkat çekici yönü, kötülüğü olağanüstü değil, gündelik hayatın bir parçası olarak göstermesidir. Baskı sistemini sürdürenler çoğu zaman canavarlar değil, yalnızca görevini yaptığını düşünen sıradan memurlardır. Bu yaklaşım, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla da örtüşmektedir.
STALİN SONRASI DÖNEM
Stalin’in 1953’te ölümünün ardından kanalın ilk inşaatı durduruldu. Ancak binlerce insanın yaşamını yitirdiği çalışma kampları geride derin izler bıraktı. Olaylar uzun süre “aşırı uygulamalar” olarak tanımlandı; yargılanan az sayıdaki kamp yöneticisi ise kısa süre sonra affedildi.
1960’lı yıllardan itibaren resmî tarih anlatısı bu dönemi büyük ölçüde görmezden geldi. Proje, çoğu kaynakta yalnızca ekonomik nedenlerle yarım kalmış bir kalkınma girişimi olarak gösterildi.
ÇAVUŞESKU DÖNEMİNDE YENİDEN BAŞLAYAN İNŞAAT
1976 yılında Nicolae Çavuşesku yönetimi kanalı yeniden gündeme aldı. Uzun yıllar süren inşaat tamamlandı ve 1984 yılında büyük törenlerle hizmete açıldı.
Devlet televizyonu projeyi sosyalist Romanya’nın başarılarından biri olarak tanıttı. Ancak kanalın ilk inşaatında hayatını kaybeden binlerce insan resmî törenlerde anılmadı.
Böylece ‘Tuna–Karadeniz Kanalı’, yalnızca büyük bir altyapı yatırımı değil, komünist rejimin en sert baskı mekanizmalarından birinin simgesi olarak tarihte yerini aldı.
Bugün Poarta Albă ve Capul Midia çevresinde yürütülen arkeolojik çalışmalarda toplu mezarlara ait insan kalıntıları ortaya çıkarılmaya devam ediyor. Kimliği belirlenemeyen çok sayıda kurban, isimsiz mezarlarda yeniden defnediliyor.
Bu bulgular, kanalın yalnızca mühendislik tarihinin değil, aynı zamanda insan hakları ihlallerinin ve totaliter yönetimlerin bıraktığı derin yaraların da sembolü olduğunu gösteriyor.
EDEBİYATIN TANIKLIĞI VE SONUÇ
Tuna–Karadeniz Kanalı, modern Romanya tarihinin en acı sayfalarından biridir. Ekonomik kalkınma söylemiyle başlatılan proje, binlerce insanın zorla çalıştırıldığı ve hayatını kaybettiği büyük bir siyasi baskı mekanizmasına dönüştü.
Bugün kanal, ticaret gemilerinin geçtiği bir su yolu olmanın ötesinde, totaliter rejimlerin insan hayatını nasıl araçsallaştırabildiğinin somut bir hatırlatıcısıdır. Resmî belgeler uzun süre sessiz kalsa da tarihsel araştırmalar ve edebiyat, bu trajedinin unutulmamasını sağlayan en güçlü tanıklıklar olmaya devam etmektedir.
