Romanya Haber

Hizmet Tarîki..

YORUM | EMİNE EROĞLU 
“Bu tekkeye biliyorsun, erimiş
Bir baharla girilir ve o baharın ipleri
Kanatsız kuşların dilindendir.”
der Ahmet Müfit, eski bir şiirinde.
Allah Resulü aleyhisselatü vesselam’ın “kardeşlerim” diye muştuladığı gariplerin “lâmekânî tekkesi”ne erimiş bir baharla girildiği doğrudur. O baharın iplerinin, kanatsız kuşlar hükmündeki “mefkûre muhacirleri”nin dilinde olduğu da…
O garipler, “dem bu demdir” deyip yola düşen “gezici dervişler”dir. Asırlardır süregelen velayet zincirine sessiz ve iddiasız, altın halkalar ekleyenler.
Sadakati aşkın üzerinde görenler.
Nazlanmayan, niyazda bulunanlar, belâ-yı dertten âh etmeyenler, fesatçılara karşı ıslah tavrı sergileyenler.
İsimlerini birer yâd-ı cemil olarak andıklarımız. Dualarını şeref madalyası gibi göğsümüzde taşıdıklarımız. Hikâyelerini “Şimdinin menkıbeleri” olarak anlattıklarımız.
Kıyılarında köşelerinde kendimize yer aradıklarımız.
Varlıklarını şefaatçi yapıp Rabbimizden bütün bir beşeriyetin felahını için necat dilediklerimiz…
Allah’ın yerde ve gökte “vüdd” vaz’ ettikleri…
ONLAR…
Yürüdükleri yol peygamber yolu, râşid halifelerin, selef-i salihînin yoludur.
Hor ve hakir görülmüşlükleri ile Melâmi; kalbin derinine inişleri ile Nakşîdirler.
Aşk ve iştiyakları ile Mevlevî; gurbet ve seyahatleri ile Kâdirî.
Gece ibadetleri ile Halvetî; halkın içinde Hak’la beraber oluşları ile Celvetî…
Kâh Kerbelâ’da Hüseyin’dirler, kâh darağacında Hallâc.
Dava-yı Nübüvvetin varisleri oldukları için tüm velâyet ırmakları onların üzerine akar.
Kardeşlerini şerefte, makamda, teveccühte, hatta maddi menfaatler gibi nefsin hoşuna giden şeylerde kendi nefislerine tercih ettikleri için Hazreti Ali’yi ve Hazreti Gavs-ı Âzam’ı o harika kerametleri ile arkalarında dayanak, başlarında üstad olarak bulurlar.
Kerametleri istikametlerini korumak, her şeye rağmen dağılmamak ve çözülmemektir.
Efendimiz’in (as) ahir zamana ilişkin verdiği haberleri bir inşa vazifesi olarak kabul eder, “Davam!” deyip inledikçe Hazreti İbrahim gibi zulüm ateşinden yanmadan çıkar, Hazreti Musa gibi Kızıldeniz’den ıslanmadan geçerler.
Gaye-i hayalleri Allah ile kalpler arasındaki engelleri bertaraf ederek kalplerin Allah’la buluşmasını sağlamaktır.
“Milletimin imanını…” diye başlayan Hazreti Pîr’in sözünü, yaşadıkları zamanın gereği olarak, “İnsanlığın imanı” şeklinde anlarlar.
MİHNETİ ZEVK EDİNMİŞLERİN YOLU
Tarikat tâcları, derviş çeyizleri, tören ve ritüelleri yoktur onların. Şekle ve surete takılıp kalmaz, gösteriş ve mübalağadan kaçınırlar.
Mürşidlerinin yanında duruşları, ona yüksek manevî makamlar verdiklerinden değil, Hak adına konuştuğuna ve hareket ettiğine inandıklarından ötürüdür.
Seyr ü sülûklarına ferdî değil, içtimai tekâmülü esas alır, toprak olup gül bitirerek sırra kadem basarlar.
“Hiç” levhasını duvarlara değil gönüllerine asar, kıtalar arasında koşup Hazreti Hacer gibi âb-ı hayat ararken döktükleri gözyaşlarını, gönüllerinin Nisan yağmuru taslarında biriktirirler.
Rabıta-i mevtlerini hayalen ölüme giderek değil, ölüm hakikatiyle birlikte yaşayarak yaparlar.
Vird-i zebanları “Ey yâr senden Senden dönmezem”dir.
Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr Senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar, Senden dönmezem
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar, Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî)
der ve yollarından asla dönmezler.
Rablerinin teveccühüne halis bir aşk ve iştiyakla mukabele eder, “dâr” deyip Cennet’i hatırlatanlara
Rabiatü’l Adeviyye gibi” câr” diye karşılık verirler. (Komşu var mı orada? Dostumun hoşnutluğuna erebilecek miyim? O’nun Cemalini görebilecek miyim?)
Zikirleri, ağlayan ve inleyen kalplerin nağmeleri ve Tevhidnâme’dir.
Mürşitleri gibi kendilerini yol’un kıtmiri olarak görür, hayatlarının sonuna kadar sıradan bir insan olarak dine hizmet etme azmi içerisinde bulunurlar.
“Gel” denme ânını iştiyakla bekler, ölümü “şeb-i arus” bilirler.
YOLCU YOLUNDA GEREKTİR!
O tekkenin haziresinde, bir mezar yeri bile kendisine çok görülen Gökhan öğretmen, Ege Denizi’nin dalgalarını üzerlerine şehitlik örtüsü yapan Maden ailesi, huzura durmaya hazırlanırken pencereden atılan ve düştüğü zeminde secdesini ebedileştiren Mustafa Kayapalı, incelerden ince kalbi kardeşlerine reva görülen zulme dayanamayıp duran Cemal Uşak gibi nice “hamûşan” (susanlar) yatar.
Eller açıldığında, “Rabbimiz!” diye duaya başlanır. “Ağrıyan göğsünde kaynayan sütü hapishane lavabosuna sağarken sana iltica eden annelerin, eşi ve çocukları ile tehdit edilmesine rağmen iftiracı olmayan babaların, şahit olduklarıyla ihtiyarlayan çocukların, hücrelerini halvethaneye dönüştürmüş mazlumların, kelepçeyi Hazreti Süreka’nın bilezikleri gibi onurla taşıyan masumların hürmetine!..”
“Tarikat çilesi,” nezarethanelerde, zindanlarda, dilini bilmedikleri ülkelerin mülteci kamplarında ya da hallerinden anlamayan nadan akrabaların arasında çekilir.
Ashab-ı Kehf gibi, zalim bir sultandan kaçıp züht mağaralarında saklanılır.
Cebri hicretler için yola düşülür.
Vakit terk-i terk vaktidir.
Sebepler tamamen hükmünü yitirmiş, tevhid nuru içinde Ehadiyet sırrı ortaya çıkmıştır.
Ve elbette her durumda” yolcu yolunda gerektir.”
O yeryüzü tekkesinin kubbelerinde hep aynı seda yankılanıp durur:
“Yürüyün, top sizin, çevkân sizindir!”
(tr724)