Romanya Haber

Zarrab Davası Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Ahmet Altan huzurun ancak hukukla olacağını, ama Erdoğan ve çevresinin hukuka dönemeyeceğini söylemişti. Ne kadar doğruymuş, değil mi? Türkiye’de hukuk baltalanınca, siyasetteki ihanet, suç, yolsuzluk, hortumlama ne varsa – elbette salt uluslararası boyutlarıyla – Türkiye dışına saçıldı. İnanılmaz güçsüz bir dönemini yaşıyor Türkiye. Bakmayın içeride aralıksız pompalanan güçlüyüz propagandasına siz. Hiç kimse olan bir şeyin bu denli propagandasını yapmaz. Dünya sıralamasında ilk beşe, ona giren ülkelerden duyuyor musunuz hiç güçleriyle böbürlendiklerini? Ekonomi ve savunma alanlarında, teknolojik ve bilimsel alanlarda Türkiye’den katlarca önde ve daha güçlü ülkeler kendi halklarına durmadan, usanmadan ne kadar güçlü olduklarını mı anlatıyor? Bu tür şeyler sadece ilkel, kompleksli, manipüle edilmiş tarih anlatısı ve milli kimliği olan geri kalmış ülkelerde oluyor. Dedim ya, Türkiye büyük bir zafiyet içerisinde debeleniyor. Son iki yüz elli yıllık modernleşme ve çağdaşlaşma mücadelesinin en içler acısı halini yaşıyor. Hukuk yok. Huzur da.
Zarrab davasına çok yer ayırdığımın farkındayım yazılarımda. Ama bu öyle bir turnusol ki, eğriyi doğruyu ortaya koyan, es geçmesi cidden çok zor. Özellikle de benim gibi bir sosyal bilimci için. Ve tam da bu yazının konusu olan hukuk ve huzur denkleminde, neredeyse olanaksız Zarrab davasını merkeze almamak.
EVRENSEL HUKUKA DÜŞMANLIK
İdeolojik eğilimleri veya dünya görüşleri ne olursa olsun, tüm otoriter yönetimlerin ortak özelliğidir evrensel hukuka düşmanlık. Tipik adi suçluların psikolojisi hâkimdir otoriter rejimlerin yöneticilerinde. Ortada suç varsa, suçu tespit edecek hukuk mekanizmasını felce uğratmak ve kontrolü altına almak, suça karşı uygulanacak yaptırımı ortadan kaldırmak, genel stratejileridir otoriter yönetimlerin. Tam da bu olmasın diye vardır güçler ayrılığı aslında. Siyaset teorisi, farklı boyutlarıyla güçler ayrılığını incelerken, üzerinde tüm siyaset bilimcilerinin ve hukukçuların anlaştığı nokta belki de siyasi sistemlerin kontrol-denge-fren mekanizmasının uygulamada işleyebilmesi için mutlaka güçler ayrılığının olması gerektiğini öngörür. Yani hükümet – idealde seçimle gelen siyasi karar alıcılar – yargıya müdahale edemezler. Diğer bir ifadeyle, mahkemeler bağımsızdır. Yargıç dokunulmazlığı esastır. Hâkimler ve savcılar basit devlet memurları değildir. Bürokratik emir-komuta hiyerarşisine tabi olamazlar. Dahası, yasalar herkes için bağlayıcı olduğu için, hükümet eden (karar alıcı olan) siyasetçiler de, pozisyonları her ne olursa olsun, hukukun üzerinde değildirler. Üstelik hukukun denetimine tabidirler. Diğer bir ifadeyle, eğer hukuka aykırı bir iş yaparlarsa, yaptıkları fiilin amacı ne olursa olsun, hukukça öngörülen cezai müeyyideye tabi tutulurlar.
Dokunulmazlık şeklinde ifade bulan ve uygulanan şey esasında kürsü dokunulmazlığıdır ki, bunun da aslında gerçek liberal-demokratik siyasal sistemlerde fazladan bir hak sağladığını söylemek zordur. Yani herhangi bir ileri demokraside sıradan bir vatandaşın kendini ifade özgürlüğü, siyasete giren, örneğin parlamenter olan bir politikacıdan eksik değildir. Kürsü dokunulmazlığı sadece Türkiye gibi demokrasi liginde küme düşen ülkelerde önem arz eder. Kaldı ki, artık kürsü dokunulmazlığı bile tümüyle ortadan kalkmıştır. Bakmayın “işte istedikleri eleştiriyi yapıyorlar” masalına siz. Selahattin Demirtaş’ın hapiste olduğunu, onlarca milletvekilinin fabrikasyon “suçlardan” dolayı kodese atıldığını unutmayın. Daima hatırlayın.
BÖYLE BİR ORTAMDA HUKUK NASIL OLSUN?
Hatırlamanız gereken bir şey daha var: 17/25 Aralık’ta adi suç ile vatana ihanet suçu işleyen, aynı zamanda uluslararası organize suça da bulaşan ve küresel güvenliğin altını oyan siyasi iktidar, yukarıda ele aldığım güçler ayrılığını ortadan kaldırarak yargı erkini kendi kontrolü altına almayı başardı. Avrasyacı ortaklarının kullandığı terimle açıklayacak olursak, hukuku köpekleri haline getirdiler. Yargıyı ayaklar altına aldılar. İşlemekte olan hukuksal prosedürü engellediler. Yargıçları, savcıları ve soruşturmaları yürüten polisleri görevden aldılar! Binlerce yargıç ve savcı görevden azledilirken, yine binlercesinin yerleri değiştirildi – bildiğiniz sürgüne gönderildiler yani. Bugün Zarrab’la bağlantılı soruşturmaları yürüten ve o soruşturmalarda görev alan polisler hapiste. Bitmedi. O polislerin eşleri de hapiste. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırsa ne olur?
Türkiye’de hukuk yoktur. Böyle bir ortamda hukuk nasıl olsun? Son derece hoyratça, mütecaviz bir tutumla, nobranlıkla, vurma-kırmayla, şantaj ve tehditlerle adliyeyi bitirdiler. Putin türevi bir rejim oluşturdular. Sistemin kontrol-denge-fren mekanizmasını tümden ortadan kaldırdılar. Böylece istediklerini istedikleri hukuksal fabrikasyon gerekçeyle içeri alma gücüne eriştiler. 60,000 insan hukuksal bakımdan yok hükmünde gerekçelerle, suçun kanuniliği ilkesi olmaksızın, Erdoğan’ın uzun kolu haline gelen ve enstrüman olarak kullanılan korkuluktan bir “hukuk mekanizmasıyla” içeri alındı. Tiyatro demeye dilim varmıyor, ama bu bir dramdır. Bu sadece devletin değil, toplumun çöküşüdür de. İşte Osmanlı’dan beri hiç yapılmamış olan bu hukuk katliamıdır. Hukuk devletini geçiniz, ortada bir kanun devleti de kalmamıştır.
MESELE SADECE BİR AVUÇ ÇÜRÜK ELMA DEĞİL
Zarrab’ın ABD’ye gitmek ve orada itirafçı olmak kararını bir de bu açıdan okumakta yarar var kanımca. Türkiye’de kalmış olsa ne olurdu sizce? Bence aklı başında ve mantıklı herkes, bu sorunun yanıtını verdiğinde Zarrab’ın bugün neden ABD yargısıyla işbirliği yapan bir itirafçı olduğunu da anlar. Gün gibi meydanda çünkü!
Türkiye kapalı devre bir ülke haline geldiği için bu gerçekleri konuşan da yok. Ama bu, bahsettiğim gerçeklerin olmadığı anlamına gelmiyor! Türkiye işin farkında değil, ama mesele sadece suça ve yolsuzluğa bulaşmış bir avuç çürük elma siyasetçi değil. Temel mesele İran’a nükleer silah geliştirmesin diye uluslararası toplum tarafından uygulanan baskıların, özelde ise ABD tarafından bu hedefle uygulanan yaptırım ve ambargo rejiminin Türkiye tarafından delinmesi. Evet, Türkiye tarafından, çünkü delen Türk hükümetiydi. Kimi temsilen hareket ediyordu? Türkiye’yi. Kişiler bazında değil, kurumsal bazda bir suç bu. Suç değil diyenlere bakmayın. Sıradan bir ticaret ilişkisi değil buradaki sorun. Uluslararası bankacılık sistemi üzerinden, ABD para birimi ile ABD resmi mercilerinin ve bankalarının da manipüle edilerek kullanıldığı bir kara para aklamaktan tutun da, haydut devlet olan ve uluslararası kontrolden sıyrılarak kitle imha silahı üretmeye çalışan bir rejimin değirmenine su taşımaya kadar bir seri uluslararası suç var orta yerde. Türkiye’de hukuku ortadan kaldırarak işin içinden sıyrılacaklarını sandılar. Ama pislik uluslararası boyutta olduğu için, ABD yargısının olaya el atmasından sonra etekleri tutuştu.
Zarrab bilerek teslim oldu dediğimde bana “spekülasyon yapıyorsun” diyorlardı. Zarrab sanık değil tanık olacak dediğimde, “hadi canım” diyerek dudak büküyorlardı. Bu dava sıradan bir yolsuzluk davası değil, İran yaptırımları meselesi ciddi bir konudur dediğimde “fazla ütopik” buluyorlardı. Ne oldu? İtirafçı olan Zarrab, tüm ilişkiler ağını anlatacak. Bazıları yine naif biçimde, Zarrab’ın ABD yargısı ile yaptığı itirafçılık anlaşmasının Atilla’ya karşı yapıldığını sanıyor. Bu size mantıklı geliyor mu? Atilla kim ki? Bir devlet bankası olan Halkbank’ın –statüsü ne olursa olsun – sıradan bir memuru. Üstelik en tepedeki sorumlusu dahi değil. Oysa Zarrab’ın İran adına kara para aklama ve bu radikal haydut devlete kitle imha silahı üretimi için kaynak sağlama konusunda Türk hükümeti içerisinde kimlerle işbirliği yaptığı meselesi, ABD’nin asıl ortaya çıkartmak istediği şey. Diğer bir ifadeyle ABD küçük balığın değil, büyük balığın peşinde. Zarrab’ın Atilla’ya göre daha büyük bir balık olduğu herkesin malumuyken, ABD yargısı neden küçük balık aleyhine tanıklığı kabul eden birine suçlarından muafiyet sağlasın? Bunun akılla-mantıkla bir alakası olabilir mi? Şimdi temel mesele, Zarrab’ın Türkiye’de hangi siyasi sorumlularla işbirliği yaptığı, kimden veya kimlerden yürüttüğü illegal operasyonlarla alakalı emir ve direktifler aldığı.
İRAN KENDİ KİRLİ ÇAMAŞIRLARINI YIKADI
Yine bazı aklı evveller diyor ki, Türkiye’ye yükleniyorlar da neden İran’a yüklenmiyorlar. Bilgisizlik kötü bir şey. Bakın, bu suçların işlendiği dönemde İran’da cumhurbaşkanı Ahmedinejat’tı. Onun görev süresinin bitiminden sonra iktidara gelen Ruhani, ABD ile sınırlı da olsa bir normalleşme siyaseti izledi. Ve kendisinden önceki yönetimin yürüttüğü illegal kara para ilişkilerini sonlandırdı. Zarrab’ın ortağı Babek Zencani İran’da tutuklandı, yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Yani başka bir ifadeyle, İran kendi kirli çamaşırlarını kendi kendisine yıkayarak temize çıkmış oldu. Oysa Türkiye’de daha önce değindiğim şekilde hukuk süreci baltalandı. Dahası, o dönem bu suçları işleyen hükümet ve siyasi karar alıcılar halen işbaşındalar. Anlayacağınız, Türkiye kendisini aklama ve arınma şansını 17/25 Aralık’ta elinden kaçırdı. Bu nedenle sanık sandalyesinde İran yok, Türkiye var. Unutmayın, ABD’ye bu abrakadabranın İran ayağında neler olduğu bilgisi de mevcut. Çünkü Babek Zencani İran mahkemesi önünde bu suç ağının Türkiye ayağı hakkında bildiği her şeyi anlattı.
Gelelim Türkiye’deki hâkim söyleme. Efendim Türkiye’nin güçlenmesini istemiyorlar, Türkiye’ye operasyon yapıyorlar, ABD yargısına sızan “F..Ö” gibi akıl dışı hezeyanlarla, din-milliyetçilik soslu şekilde bir ABD düşmanlığı servis edilmekte hâlihazırda. Biz İran’la çıkarlarımız gereği ticaret yaptık, üçüncü devletlerin koyduğu ambargo kararı bizi bağlamaz demeye getiriyorlar. Bakın bu masallar karşısında şu soruları soruyorum: a- Anlatın bakalım İran’ın atom bombası programına finansman sağlamak nereden Türkiye’nin çıkarı oluyormuş! b- Koyun ortaya bakalım, Türkiye’nin bütçesine bu ticaret üzerinden ne gibi bir kaynak aktarılabilmiş!
Ortada şu suçlar var: a- Vatana ihanet suçu: Türkiye’nin güvenliğini korkunç bir riske atarak âli menfaatlerini hiçe saydılar ve İran’ın asimetrik şekilde güçlenmesi ve Kasrı Şirin güç dengesinin İran lehine bozulması doğrultusunda çalıştılar. b- Yüz kızartıcı adi suç: Bu korkunç ihanet ilişkisinde rüşvet-komisyon alarak görevlerini kötüye kullandılar ve şahsi menfaat elde ettiler. ABD, işin kendisini ilgilendiren kısmıyla ilgileniyor. Uluslararası suçları ortaya koyuyor. Ancak bu bahsettiğim iki suç kategorisi, Türkiye’yi ilgilendiriyor. Daha kamuoyu farkında değil, ama post-Erdoğan döneminde bu skandalın Türkiye yargısına yansıdığını göreceğiz. Hukukun siyasetin köpeği olduğu bu koşullarda perde arkasındaki derin Avrasyacı yapı ellerini ovuştururken, elbette gelecekte gündeme gelecek “yargı sürecinden” kimse hak-hukuk ve adalet beklemeyecek. O zaman yeni bir cadı avı yaşanırken, acaba bugünün muktedirleri “keşke” diyecekler mi? Bilmiyorum. Ama bildiğim, filmin devamı var.
(TR724)