Faili Meçhul Çetesinin Ardında Bıraktığı İzler [Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi -7]

HABER-İNCELEME | ERMAN YALAZ

“Eli silahlı kişilerin benim kuzumu kaçırmaya ne hakkı var. Kolumuz kanadımız kırıldı.  Ölü mü, sağ mı, diri mi vicdan sahibi yetkililere sesleniyorum, yalvarıyorum, kanser hastası bir insanım,  sağımda solumda kimsem yok. Dayanamadım, dayanacak gücüm kalmadı…” Kanser tedavisi gören yüreği yanan bir ananın, Transporter çetesinin son mağduru Ümit Horzum’un annesinin sözleri bunlar.

YÜREĞİ YANAN BİR ANA, EŞ VE ÇOCUKLARI….

“Her geçen gün eşimin hayatından endişem artarken çocuklarıma karşı gücüm tükeniyor… Ben ihraç olmuş bir elektrik elektronik mühendisiyim. Bugüne kadar kimsenin beni hor görmesine ve ezmesine izin vermedim. Onurumla yaşadım. Şimdi bir polis memuru ya da bir başçavuş ya da bir zabıt katibi tarafından acımın alay konusu edilerek beni adeta kapı dışarı etmelerinden müthiş rahatsız oluyor ve kendimi zor tutuyorum. Bir gün çıldırıp ortalığı ayağa kaldıracağım diye korkuyorum. Gördüğüm muameleler inanın çok saygısızca ve acıları körükler nitelikte. Çocuklarımın başında olmak için alttan alıyor Rabbime havale ediyorum. Tek gayretim var eşimi sağ salim bulmak.”
Bu cümleler de 6 Aralık’tan bu yana jandarma, polis, savcılık uğramadık yer bırakmayan, sokak sokak gezerek eşinin kayboluşuna dair delilleri toplamaya çalışan iki çocuk annesi Horzum’un eşine ait. Türkiye Akreditasyon Kurumu’nda Uzman Yardımcısı olarak çalışan Ümit Horzum, 672 sayılı KHK ile ihraç edilen binlerce memurdan biriydi.
YENİMAHALLE’DEKİ SON KAÇIRMA OLAYI
15 Temmuz’dan sonra asılsız ihbarlarla birçok arkadaşı gözaltına alınmıştı. Ümit Bey eşine ve çocuklarına zarar gelmemesi adına kenara çekilmişti. Nitekim 17 Ağustos 2016 günü, bir ihbar üzerine Ümit Horzum’u gözaltına almak için evine Jandarma tarafından baskın yapıldı. Ümit Bey evde yoktu. O günden sonra da tamamen ortadan kaybolmak zorunda kaldı. Ailesini zaman zaman görebiliyordu. Ta ki 6 Aralık 2017 Çarşamba günü akşamına kadar. O akşam saat 18:00’de Ankara Yenimahalle A City Alışveriş merkezinin yanıbaşından Transporter çetesi tarafından kaçırıldı.
Aynur Hanım o günden sonra eşinin bulunabileceği yerleri taradı: hastaneler, karakollar, jandarma, savcılıklar… Yüzüne kapanan kapılar. ‘Eşin F..ö suçlamasıyla aranıyormuş’ diye başlayıp, saklanmıştır, yurtdışına kaçmıştır senaryoları yazılıyordu. Yenimahalle İlçe Jandarma Komutanlığı’ndaki bir görevli, görevini yapıp araştırmak soruşturmak açmak yerine, “eşinin peşini bırak, bu adam müebbetlik örgüt yöneticisi bundan sana hayır gelmez” ifadelerini bile kullanmıştı. Kaçırma yerine kayıp  diye geçirebilmişti olayı kayıtlara. Evrakın üstünde ‘soruşturma/müracaat tarihi ve sayısı’ gibi olmazsa olmazlar bile işlenmemişti.
Ankara Cumhuriyet Savcılığında ise bir savcı günlerce eşini arayan çocukları ve kanserli bir hastayı da ikna ve teskin etmeye çalışan Aynur Horzum’a “örgüt kaçırmıştır veya infaz etmiştir” diyecek kadar duyarsızlaşmıştı. “Eşimi örgüt kaçırdı ise bulmak sizin vazifeniz değil mi?” diyebilmişti sadece. Müracaat savcısına alınan bir evrak numarası ile dosya açılmıştı, ‘soruşturma numarası vermem, peşine düşmem’ diyecekti aynı kişiler.
GÜNLER SONRA PETROL İSTASYONUNDA BULUNAN İZLER
Aynur Horzum, plaka tanıma sistemleri ve MOBESE’lerle donanmış başkentte eşinin izine en son bir petrol istasyonundaki görgü tanıkları sayesinde ulaştı. Ümit Horzum, Samsun yolu Turgut Özal Bulvarındaki Opet’e ait petrol istasyonundan kaçırılmadan bir gün önce aracına benzin almıştı. Ankara’da polisin tespit edemediği bir veriye kendi imkanlarıyla ulaşan Aynur Hanım, “Yakıt bilgileri şu şekildedir; Tarih: 05.12.2017 saat 20.15 Fiş No: 639004 Yakıt Cinsi: motorin Miktar: 53.73 lt Tutar: 274.02 TL Araç Plakası: 20 H 1931” şeklinde sıraladığı bilgileri savcılık ve soruşturma dosyasına aldırmak için uğraştı günlerce. Sonra Ankara Valiliği ve emniyet yetkililerine duyurabilmek için onları etiketleyerek Twitter’dan paylaşmak zorunda kaldı. Emniyet istese eliyle koymuş gibi bulabileceği failleri araştırma gereği duymuyordu. Bu duyarsızlık 2.5 aydır sürüyor…
GÜLTEKİN’İ TAKİP EDEN SİLÜETLER VE KAMERA KAYITLARI
Bu duyarsızlık açık delilleri ortaya çıkmış dosyalarda da devam ediyor. Örneğin Mustafa Özgür Gültekin dosyasında apaçık ve çok güçlü deliller var. Horzum gibi devlet memuru olan bir başka isim Mustafa Özgür Gültekin de tam bir yılı aşkındır aranıyor. Rekabet Kurumu çalışanı Gültekin, 21 Aralık 2016 günü saat 18.15 sularında Ankara Beytepe mevkinde işyerine yakın bir marketin önünden arabasına bineceği sırada 4 araçlı bir grup tarafından siyah bir Volkswagen Transporter model bir araca zorla bindirilerek kaçırıldı. Soğuk kış gününde karanlık çete yine işbaşındaydı. Gültekin’in izlenme ve neredeyse kaçırılma görüntülerinin birebir dökümü ve kayıtları bulundu.
EMNİYETTEN GELEN TEHDİTLER
Ailelerin ve avukatları gayretiyle Gültekin’in kaçırılmasına dair güvenlik kamerası kayıtları bulundu. Kayıtlarda kaçıran kişilerin silüetleri, araçları hatta plakaları açık şekilde belli oluyordu. Polis Gültekin’in kimlerce kaçırıldığına ilişkin soruşturma yürütmedi. O dönemde Gültekin’in ortadan kaybolmasıyla ilgili Rekabet Kurumu da girişimlerde bulundu. Ancak Emniyet Kaçakçılık ve Organize Şube’den bir ekibin kurumu ziyaret ederek, “bu işle biz ilgileniyoruz, sizin ilgilenmenize gerek yok” diyerek kurumdaki arkadaşlarını ve çalışanları uyarmıştı.
Yine bir yıl önce Batıkent Metro İstasyonu’ndan kaçırılan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu çalışanı Hüseyin Kötüce’den de haber alınamıyor. Kötüce,  28 Şubat 2017 günü Ankara Batıkent metro istasyonu otoparkından saat 19:00 civarında kaçırıldı. Kötüce’nin aracında arka koltukta pardösüsü ve bir yaş pasta bulunmuştu. Bir kış günü onun dalgınlığından yararlananların tuzak kurmak için beklediklerini bilmiyordu. Evine ya da bir ziyarete hazırlanıyordu belki de. Ama herkesin gözü önünde kaçırılmıştı.
DELİL KARARTIYORLAR
MİT’ten ihraç edilen Mesut Geçer de geçen sene Mart ayında Yenimahalle Çakırlar semtinden kaçırıldı. 26 Mart 2017 günü arabası durdurulan Geçer’den o günden sonra haber alınamadı. Ailesinin, eski bir MİT çalışanı olması nedeni ile teşkilata başvuruları tıpkı Ayhan Oran dosyasında olduğu gibi duvara çarpmıştı. Emniyet, Savcılık ve Jandarmaya müracaatta bulunulmasına rağmen bugün Mesut Geçer’in hayatta olup olmadığı bile bilinmiyor.
ÇETENİN ARDINDA BIRAKTIĞI İZLER NELER?
Yazı dizimizin başından beri vurguladığımız ve  yukarıda son üç mağdurun ve ailelerinin yaşadıklarını sıraladığımız örneklerde olduğu gibi bir çok ortak ihmal ve delil karartma süreci bulunuyor.
İlk ortaklık hazırlık süreci. Bütün kaçırılma olaylarının öncesinde bir ekibin takip ve hazırlığı vardı. Kaçırılan ve sadece resmi kayıtlarda 13 kişi olarak zikredilen bu isimlerin ev ya da meşhur tanımıyla ‘gaybubet’ adreslerinin belirlenmesi ancak istihbari bilgiler, teknik takip ve izlemeyle yapılabilecek şeyler. Eldeki verilere göre, hiçbir olay tesadüflerle meydana gelmemiş. Örneğin Önder Asan, Ümit Horzum evleri dışında başka bir adresteyken bile tespit edilmiş. Siyah minibüs çetesinin kaçırma olayları esnasında, görgü şahitleri ya da herhangi terslikle karşılaştıklarında söyledikleri ilk şey ‘polis’ olduklarıydı. Bir başka ortaklık ise şahitlerden dahi çekinmeden kaçırma eylemleri yapılmasıydı. Bir okulun bahçesinin yanıbaşında, oğlunun veya mahalle sakinlerinin gözü önünde ‘polis ve güvenlikçi’ kimliğine sığınılarak yapılan bu illegal işler 155 kayıtları gibi hukukta kaçışı olmayan;  kesin delillere rağmen soruşturmaya konu edilmiyor.
İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEDE HİZBULVAHŞETİ BİLE GEÇTİLER
Etkin soruşturma yürütülmezken, emniyet ve adli mekanizmanın  soruşturma için delil, ifade, kamera görüntüsü toplamaması, görgü tanıklarını kayda almaması; ailelerin gayreti dışında kolluk ve koğuşturma makamlarının parmağını dahi kımıldatmaması en hafif ve hukuki tabiriyle görevi ihmal suçu demek. Bu aynı zamanda işlenen tüm insanlık suçlarının ortağı olmak anlamına da geliyor.
Olayın bir de ailelere baskıya, hatta susturmaya dönük  yönü var. Görünürde soruşturmalarla aileler ve yaşanan kaçırılma hadiselerinin görmezlikten gelinmesi, soruşturulmaması, tam tersine ailelerin, eşlerin, ana babaların soruşturulması ve tehdit edilmesi bir başka hukuksuzluk. Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Çapan’ın 10, 23 ve 26 Nisan 2017’de üç ayrı zaman dilimiinde polis aramaları ve sorgularından geçirilmesi örneklerden sadece biri. Ailelerin sosyal medya, konuya ilgili siyasiler ve medya kuruluşları dışında müracaat noktası bulamaması; demokrasi ve özgürlüklerin linç edilip yok edildiği Türkiye’yi uluslararası alanda da tam bir ‘karanlık ülke’ konumuna getiriyor.
Önder Asan’ın yaşadığı 42 günlük işkence süreci, 1.5 metrekarelik hücrede tutulma işkencesi, ayakları ve elleri arkasından bağlı ve diz çökmüş vaziyette günlerce bekletilmek suretiyle (Hizbullah’ın bir dönem vahşice domuz bağı diye tabir edilen işkencesinin aynısı) işkence edilmesi, dayak, elektrik, suyla boğma, küfür ve psikolojik hakaret ve ilaç kullanımı gibi kanun dışı sorgu yöntemlerinin bırakın hukuk devletini, üçüncü dünya ülkelerinde bile artık yeri yok. Aileler gibi mağdurların veya mağdur yakınlarının avukatlarının da benzer baskıya uğraması hukuka ve adalete erişim açısından tartışmasız hukuk ihlalleriyle dolu. Asan’ın avukatı Burak Çolak’ın gözaltına alınıp, kamuoyu tepkisi üzerine serbest bırakılması bu örneklerden sadece biri.
AKP’NİN KORUMA KALKANI KANUNLARI
MİT ve Emniyet ile irtibatlı bu çetenin AKP hükümetinin 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaptığı bir dizi düzenlemeden güç aldığı apaçık ortada. Hatırlanacağı üzere illegal faaliyetler yürüttüğü ortaya çıkan MİT’e yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Şubat 2012 tarihinde yapılan operasyon sonrası Erdoğan ve AKP hükümeti bir dizi yasal düzenleme yaparak  MİT’e sınırsız yetkiler tanımış,dokunulmazlık yetkisi vermişti. Kamuoyunda 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri Ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun “Soruşturma izni ve yargılama” başlıklı 26’ıncı maddesiyle MİT’e suç işleme özgürlüğü getirildi.
İLLEGAL SORGULAMA İTİRAFI VE MEDYA TETİKÇİLERİ
Savcı, emniyet, jandarma gibi insanların can ve mal güvenliğinden mesul yapı ve kişilerin duyarsızlıklarını örten büyük operasyonlar ise kamuoyunu yönlendiren isimlerce, çoğunlukla gazeteci görünümlü, medya silahşörleri eliyle yapıldı/yapılıyor. Çetenin medya ve parti ayağındaki destekçileri az çok kamuoyunca da biliniyor. Onlardan biri MİT ile irtibatlı olarak çalıştığı bilinen Sabah gazetesi çalışanı Abdurrahman Şimşek. A Haber TV’deki canlı yayında kaçırılma olaylarıyla ilgili 28 Temmuz 2017 tarihli programda Şimşek açıkça illegaliteyi savunup deşifre etmişti. Şimşek, “Aslında Milli İstihbarat Teşkilatı bu şahsı yakalıyor, illegal sorguluyor daha sonra devletin Emniyet Teşkilatına devrediyor” diyordu. Ama ortada 2 yıldır haber alınamayan insanlar vardı; haklarında soruşturma ya da dava varsa gitmeleri gereken yer adliye koridorlarıydı, işkence merkezleri değil. İllegal sorguyu, kaçırılmayı savunan bir gazeteci hangi devletten bahsediyordu?
Aynur Horzum, kaçırılan eşi ile ilgili müracaatları yaparken, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Cem Küçük, bir televizyon kanalında Gülen Cemaati mensuplarına yönelik açıklamalarından bahisle “devlet almıştır” ifadelerini kullanıyordu. Hatırlanacağı üzere Küçük, ayrıca Gülen Cemaati mensuplarının konuşturulması için her türlü işkence yöntemlerinin uygulanması gerektiğini de savunmuştu. Adam kaldırmak, gerekirse öldürmekten bahsediyordu.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen ve konuşmalarının metin yazarlığını yapan AKP Milletvekili Aydın Ünal da “yargısız infaz” ifadeleri kullanarak işkenceleri, suçu meşrulaştırma, cemaati ve aileleri açıkça tehdit etme peşindeydi. Çetenin bir kanadında siyaset ve medya vardı. Saray’a sırtını yaslamış Çiftlik’lerde işkence yapan, zorla adam kaçırarak insanlık onurunu çiğneme görevi çetenin diğer kanadına düşüyordu.

YARIN: ÇETE GÜCÜNÜ KİMDEN ALIYOR?
(TR724)