GAZETECİLER VE OLAĞANÜSTÜ DÖNEM MAHKEMELERİ

127
Yorum | Serdar Efeoğlu

Her iktidar basını kontrol altına almak ve yönlendirmek ister. Bunun için kanunî düzenlemelerle gazete ve televizyon kurmayı engelleyebilir veya yayınlarını yasaklayabilir.

Özellikle baskıcı politikaları tercih eden iktidarlar basını “tek sesli” hale getirmeye çalışır. Basına gözdağı vermenin en etkili yolu ise muhalif gazetecileri yargılamaktır. Bu yolla bütün basın hükümetin kontrolü altına alınır ve gazeteciler siyasi iktidarın düşüncelerine aykırı yazılar yazmaya cesaret edemezler.

Cumhuriyetin ilk yıllarında da Tek Parti rejiminin kurulması sürecinde benzer olaylar yaşanmış; gazetecilerin kontrol altına alınmasında İstiklal Mahkemelerinden yararlanılmıştır. Böylece İstiklal Harbi sırasında asker kaçaklarını orduya kazandırmak amacıyla kurulan İstiklal Mahkemeleri, tek parti rejimine giden kilometre taşlarının döşenmesinde önemli bir vasıta olmuştur.

Seri bir şekilde yargılama yapıp karar veren bu mahkemeler, “basını hizaya getirmek, basına gözdağı vermek ve muhalif basını susturmak” amacıyla da faaliyet göstermişlerdir.

Bu mahkemelerde bir taraftan seküler görüşlü Ahmet Emin (Yalman) ve Hüseyin Cahit (Yalçın) yargılanırken, diğer taraftan dindar cenahtan Tahir’ül Mevlevi, Eşref Edip (Fergan), bir taraftan da sol görüşleriyle tanınan Nazım Hikmet (Ran)  yargılanmıştır.

İLK YARGILAMALAR

İlk yargılamalar, Halifeliğin kaldırılması sürecinde ve Hintli Müslüman liderler Ağa Han ve Ali Han’ın M. Kemal ve İsmet Paşalara hitaben yazdıkları mektupların İstanbul basınında yayınlanması üzerine başladı. Londra’dan 28 Kasım 1923’de yazılan mektuplarda halifeliğe destek veriliyor ve halifeliğin devam ettirilmesi isteniyordu.

Bu mektupların Tanin, İkdam, Tevhid-i Efkâr, Tercüman-ı Hakikat ve İleri’de yer alması üzerine Mecliste yapılan görüşmeler sonrasında İstiklal Mahkemesi’nin kurulması kararlaştırıldı. Böylece bu mahkemeler, artık siyasi konularda görev yapacak ve muhalif sesleri susturma aracına dönüşeceklerdi.

Bu sırada mektupları yayınlayan gazetecilerden Hüseyin Cahit (Yalçın), Velid Ebuziyya, Ahmet Cevdet, Hayri Muhittin ve Ömer İzzettin tutuklandı. Ancak tutuklanmalarda çifte standart yaşanmış, Hükümet yanlısı Tercüman-ı Hakikat ve İleri gazetelerine dokunulmamıştı.

Gazeteciler savunmalarında amaçlarının “gazetecilik” dışında bir şey olmadığını dile getirdiler. Hatta Hüseyin Cahit “birinde böyle bir mektup var deseydiler, gazetecilik ilkeleriyle para verir, basmak için alırdım” diyerek kendini savundu.

Mahkeme, duruşmalar sonunda gazetecilerin beraatına karar verdi. Ancak mahkemenin aynı mektubu yayınlayan Hükümet yanlısı iki gazeteyi yargılama dışında bırakması, amacın muhalif basını “yandaş basın” haline getirmek olduğunu ortaya koyuyordu.

VİCDANIMI ANKARA’YA SATTIM!   

13 Şubat 1925’de çıkan Şeyh Sait İsyanı üzerine Fethi Bey’in yerine Hükümeti kuran İsmet Paşa, 4 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkararak Ankara ve Diyarbakır (Şark) İstiklal Mahkemelerinin kurulmasını sağladı.

Meclisteki müzakerelerde İstanbul basını yine hedef haline gelmiş ve “satılmış” olarak nitelendirilmişti. Hükümet, 6 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn’a dayanarak İstanbul’da yayınlanan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf ve İstiklal gazetelerini; Sebilürreşad, Orak Çekiç, Aydınlık dergilerini ve Adana’da yayınlanan Sayha gazetesini kapattı. Üç gün sonra da İstanbul’daki Presse du Soir, İzmir’deki Sada-yı Hak, Trabzon’daki Kahkaha ve İstikbal gazeteleri kapatıldı.

Bu süreçten H. Cahit’in Tanin’i de etkilendi ve gazete 15 Temmuz’da kapatıldı. Kapatma kararları, Şeyh Sait’in isyana kalkışmasında gazete yayınlarının etkili olduğunu söylemesi bahanesiyle alınmıştı.

Şark İstiklal Mahkemesi 7 Haziran’da Eşref Edip, Velid Ebüzziya, Abdülkadir Kemalî, Fevzi Lütfi ve Sadri Ethem’in tutuklanmasına karar verdi. Tutuklanma nedeni, “Hükümetin manevi nüfuzunu kırarak isyana neden olmaktı”.

Mahkeme Şeyh Sait’i gazetecilerle yüzleştirmek istemiş, ancak gazeteciler henüz gelmeden idam kararları uygulanmıştı. Gazeteciler böyle bir ortamda mahkemeye çıkarıldı. Bu sırada tutuklama kapsamı genişlemiş; Ahmet Emin, Ahmet Şükrü (Esmer), Suphi Nuri (İleri) de tutuklanmıştı.

Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit açıkça “Ben vicdanımı Ankara’ya sattım” diyordu. Bu sözlerin de etkisiyle gazeteciler ortak bir metin hazırlayıp M. Kemal Paşa’ya telgraf göndererek topluca af talebinde bulundular.

Paşa cevabında, “nazar-ı insafa almak muvafıktır” diyerek nazikçe bir talimat verdi. Mahkeme de gereğini yaparak gazetecileri serbest bıraktı.

Ankara Mahkemesi, Hüseyin Cahit’i de yargıladı ve süresiz sürgün cezasına çarptırarak cezasını Çorum’da çekmesine karar verdi. Bu karar Hüseyin Cahit için büyük bir avantaj olacak ve İzmir Suikastı davasında yargılanmaktan kurtulacaktı.

HEM SAĞDAN HEM SOLDAN

10 Haziran 1926’da yaşanan İzmir Suikastı sonrasında kurulan İzmir İstiklal Mahkemesi de gazetecileri hedef aldı. Olay sırasında Çorum’da sürgünde bulunan Hüseyin Cahit, suikastın kışkırtıcıları arasında gösterilerek İzmir’e getirildi. Ancak mahkeme beraat kararı verdi.

Bir iddiaya göre Hüseyin Cahit yolculuk sırasında Ankara’ya uğramış ve burada M. Kemal ve İsmet Paşalarla görüşmeler yapmış, sonunda sürgün cezasının kaldırılmasını sağlamıştı. Ancak Hüseyin Cahit’in affı, gazetecilik yapmaması şartına bağlanmıştı. Nitekim kendisi bir süre gazeteciliğe ara vererek gümrük komisyonculuğu yapmıştır.

Ankara İstiklal Mahkemesi ayrıca Zekeriya (Sertel), Cevat Şakir (Kabaağaçlı) ve Mersinli gazeteci Ata Bey’i yargılamıştı. Zekeriya Bey, çıkardığı Resimli Hafta mecmuasında Milli Mücadele’nin tek bir kişiye mal edilemeyeceğinden hareketle bir meçhul asker anıtı dikilmesi amacıyla kampanya başlatması nedeniyle suçlanıyordu.

Cevat Şakir’in suçu, babasını öldürme suçundan bir süre hapis yattığı cezaevindeki anılarını yayınlamaktı. İkisi de “ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü duruma rağmen ordunun maneviyatını ihlal etmekten” sürgün cezasına çarptırıldılar. Sürgün cezasını Bodrum’da çeken Cevat Şakir bir süre sonra “Halikarnas Balıkçısı” olarak meşhur oldu. Ata Bey de inkılaplara muhalefetten hapisle cezalandırıldı.

Yargılamalara sol basın da dâhil edilerek kapatılan sol yayınların yazar ve yayıncıları tutuklandı. Aydınlık’ın kütüphane memuru Şevki Efendi, derginin sahibi Sadrettin Celal (Antel), yazar Şevket Süreyya; Orak-Çekiç’in sorumlu müdürü Eczacı Vasıf ve Bursa’da yayınlanan Yoldaş gazetesi sahibi İbrahim Hilmi Ankara’da mahkemeye çıkarıldı.

Aydınlık’ın yazarlarından Nazım Hikmet (Ran) ise arandığını öğrenince tayfa kılığında Moskova’ya kaçmayı tercih etti. Sanıklar, “memleketin sükûn, asayiş ve nizam-ı içtimaisini ihlal etmekle” suçlanıyorlardı. Sonunda gazetecilere hapis cezası verildi. Nazım Hikmet’in cezası, on beş yıl sürgün cezasına çarptırılmak oldu.

Atıf Hoca’nın yargılandığı “Şapka Davası” da gazetecilerin yargılandığı bir başka dava idi. Mahfil Dergisi sahibi Tahir’ül Mevlevi, Sebilürreşad ve Vakit yazarı M. Akif’in damadı Ömer Rıza (Doğrul) bu davadan beraat ettiler. Bu davada, Tahir’ül Mevlevi’nin mahkemeye elinde şapka ile çıkarak hâkimleri etkilemeye çalışması ilginç bir durum oluşturdu.

ÇÖZÜM NE?

Bugün de Türk basını çok zor günlerden geçiyor. Sol, sağ, dindar, seküler ayrımı yapılmaksızın bütün muhalif gazeteciler bir bahaneyle tutuklanıyor. Haklarında verilen tahliye kararları uygulanmadığı gibi en son Şahin Alpay ve Mehmet Altan örneklerinde olduğu üzere Anayasa Mahkemesi’nin kararı bile yok sayılıyor.

1920’lerin dünyası, tek parti rejimlerinin yükselme eğiliminde olduğu bir dönemdi ve Türkiye de bundan nasibini almıştı. Bugünse bütün dünyada demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü temel kriterler olmuşken bunların tersine giden bir Türkiye ile karşı karşıyayız.

O dönemde iktidarın uygulamalarını Kırşehir mebusu Lütfi Müfit Bey “Bizim belli bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız” diyerek açığa vuruyordu. Hatta Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit “vicdanımı Ankara’ya sattım” diyebilmişti. Eşref Edip’e göre ise Mahkeme üyesi Ali Saip Bey (Ursavaş) özel bir şifreyle Hükümetten direktif alıyordu.

Bugünse hâkimlerimiz sanki yargı bağımsızmış gibi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Bunun doğru olmadığı, yargıya Ankara rüesası tarafından verilen her emrin ivedilikle yerine getirilmesiyle kamuoyu tarafından açıkça görülüyor.

Galiba bugün de yargılanan gazetecilerin tek kurtuluş yolu, “topluca” Ankara rüesasına bir yazı yazarak af dilemek ve bir daha yazı yazmayacaklarına dair söz vermek gibi görülüyor.


Kaynaklar: Y. Demirel, “Şark İstiklal Mahkemesi’nde Görülen Bir Dava: Gazeteciler Davası”; Hilmi Bengi, “İstiklal Mahkemelerinde Yargılanan Gazeteciler”, İstiklal Mahkemeleri Sempozyumu, Adıyaman, 2015.