SOYAĞACI MI, DARAĞACI MI?

253
Yorum | Bülent Keneş

Köken avcılığı en sevdiğimiz uğraşımız, en mahir olduğumuz milli sporumuzdur. Kabul etsek de etmesek de hepimizin içinde delişmen mi delişmen gizli açık bir Ergün Poyraz, bir Soner Yalçın, bir Yalçın Küçük, bir Yusuf Halaçoğlu yaşar. Tabii işlerini “profesyonelce” yapan işinin ehli bu isimler gibi arkamızda ne MİT, ne Genelkurmay, ne de milli arşivler olmadığı için çoğumuz coşkun bir amatör ruhla giriştiğimiz bu milli vazifeyi çoğunlukla el yordamıyla yaparız. En karmaşık meselelerimizin kök sebeplerini, o meselelerin paydaşı olduklarını düşündüklerimizin kökenlerini çözdük müydü ya da çözdüğümüzü sandık mıydı, yüzde yüz kesinliğinde çözümler, sorunun kaynağını dört başı mamur anlayıveririz.

1988 yılıydı. Malatyalı bir köylü çocuğu olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk geldiğimde, itiraf etmeliyim ki, hallice bir kültür şoku yaşamıştım. Ama bir gün Elazığlı bir arkadaşımın, aralarında bulunduğum bir grup arkadaşa, “Bunu ilk kez burada söylüyorum,” diye başlayıp ağlayarak anlattığı o tarihi “itirafı” dinlediğimde yaşadığım şokun yanında bahsini ettiğim kültür şoku ancak çerez niteliğinde olabilirdi.

Boğaziçi’nin en iyi bölümlerinden birini kazanmış olan bu arkadaşım, kendisini bildi bileli, ister okula gitmek üzere, ister sokaktaki arkadaşlarıyla oynamak üzere olsun, adımını evden dışarıya atması gerektiği her defasında, annesinin kendisini “Aman ha, sakın ola ki, Dersim’den geldiğimizi arkadaşlarınla oynarken ya da sınıfta ağzından kaçırmayasın!..” diye mutat şekilde uyardığını, en son üniversite için İstanbul’a uğurlarken de aynı uyarıyı yapmayı ihmal etmediğini söylemişti.

VAY SENİ GİDİ KIZILBAŞ SENİ…

Genetik kodlarımız ve yetişme tarzımızın gereği normalde “Vay seni gidi Kızılbaş seni!..” deyip üzerine çullanmamız gereken zeki, zeki olduğu kadar da naif arkadaşımızın bu “tarihi itirafı” karşısında ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı şaşırmıştık. Ailesine ve bebeklik yıllarından itibaren kendisine yaşatılan bu korkunç travmaya yol açan lanet olası ırkçılığın Allah vergisi ırkımız yoluyla bir parçası olduğumuz için kendimizden utanmıştık.

Yine üniversite yıllarında öğrenci yurdunda uzunca bir süre aynı odayı paylaştığım konuşkan mı konuşkan, hareketli mi hareketli, dost canlısı, alnı secdeli ve evet Hizmet Hareketi gönüllüsü Uzundereli bir arkadaşım, yıllar önce Dersim kökenli arkadaşım kadar şok edici olmasa da, diğer pek çok Uzundereli gibi ailesinin kökenlerinin Rum olduğunu, beylik ismiyle kendilerine “Pontus” da denilebileceğini söyleyivermişti. Hala aile arasında kullandığı Rumcasını korumak için zaman zaman Yunan radyosunu dinler, ama sıklıkla da “Yahu bunların konuştuğu dil bizim Rumca’dan epey farklı,” deyip ciddi ciddi serzenişte bulunmayı ihmal etmezdi.

Aradan uzun yıllar geçti. Neredeyse 30 yıldır tanıdığım, zamanla yakın arkadaş olduğum, fasılalarla da olsa uzun süre birlikte çalıştığım, zehir gibi zekasıyla, her yazısında ancak onun üslubuna yakışan kelimelerin ancak ondan duyabileceğiniz özgün düşüncelerle muhteşem izdivacına şahitlik ettiğimiz kıvrak mı kıvrak kalemiyle milyonların tanıdığı bu arkadaşım, bir gün bir muhabbet esnasında, konu artık nasıl açıldıysa tutup kökenlerinden bahsetmişti. Büyük büyük dedelerinin Yahudi olduğunu söyleyen bu arkadaşımın kökenlerinin, çoğu insanın gıpta ettiği, o gün ve bugün olduğu hale ne türden olumlu ya da olumsuz bir etkisi olabilirdi ki? Galiba bende bir tuhaflık vardı. Necip milletimizin milli şuur abidesi çoğu ferdinin duyduklarında “Hımmm… Vay be! Demek adamın dedeleri Yahudiymiş!” diye tepki vereceği bu arkadaşımın kökeninin ya da atalarının etnik/dini geçmişinin benim üzerimde hiçbir etkisi olmamıştı. Niye olsun ki?

Her topluluk ve millet içerisinde iyiler ve kötüler olduğu gibi kendi milletimize ve dinimize mensup insanlar arasında da ahlaksızların, zalimlerin, alçakların olduğunu bir türlü kabul edemeyişimiz. Dahası kendimize açıklamakta güçlük çektiğimiz ahlaksızlıklarla, zulümlerle, alçaklıklarla her karşılaştığımızda bunları ait olduğumuz toplumun ve bağlısı bulunduğumuz dinin mensuplarının ürettiğini bir türlü kabullenemeyip nefret objesi haline getirdiğimiz gerçek ya da sanal topluluklara mal etme çabamız…

MEZAR TAŞLARI DİYOR Kİ, BİNLERCE PKK YÖNETİCİSİ “KRİPTO ERMENİ”

Yine bir gün kamuoyunun yakından tanıdığı, on yıllardır dostum olan birkaç meslektaşımla Kürt meselesi, Kürtlerin sosyo-politik ve kültürel hakları hakkında tartışırken, bu konulardaki görüşlerimi kabullenmekte zorlanan bir dostum nihayet tepkisini “Yahu Bülent, ben seni Türk diye biliyorum. Yoksa sen Kürt müsün?” deyivermişti. Bu tuhaf tepki, benim için cesedine büründüğü o birkaç kelimenin çok ötesinde anlamlar ifade etmişti. Bilgi birikimine, sağlam karakterine hep saygı duyduğum o dostumun böyle bir çıkışta bulunmasına çok üzülmüştüm. Üzüldüğüm sadece onca yıllık dostluğumuza rağmen benim kimliğini saklayacak karakterde biri olmadığımı anlamaması değildi. Asıl üzüldüğüm kendi kendisine ettiğiydi. O sözleriyle kendi bilgi-birikimine, görgü ve kültürüne ve sağlam karakterine vurduğu öldürücü darbeydi. Başkalarının Allah vergisi en tabii haklarını canhıraş savunmak için illa o başkalarından olmak gerektiği gibi bir okumaya yol açan bu tavrın ne korkunç bir yaklaşım olduğunu uzun uzadıya anlatmaya sanırım gerek yoktur.

Aşağı yukarı aynı zamanlardı. Bir meslektaşımla önemli bir ziyarette bulunmuştuk. Ev sahibimiz artık nereden elde etmişse bize uzunca bir liste göstermişti. Listede binlerce isim vardı. Devlet içinden birileri PKK’nın üst-orta-alt yönetim kademesinde yer alan isimleri tek tek tespit emiş ve bu isimlerin kökenlerini araştırmıştı.

Araştırma metodu da doğrusu enteresandı. Listede ismi yer alanların bazılarının babalarına, annelerine, bazılarının dedelerine, ninelerine, bazılarının ise büyük dedelerine, büyük ninelerine ya da büyük teyze ve büyük dayılarına/amcalarına ait olduğu iddia edilen mezar taşları üzerindeki isimlere dayanarak kökenleri çıkarılmıştı. Bir masa başı uydurması idiyse bu liste büyük bir felaketti, hakikaten ciddi saha çalışmasının ürünü idiyse çok daha büyük bir felaket.

En tepesinden en alt yöneticisine kadar PKK’nın önde gelenlerinin neredeyse tamamına bir Ermeni geçmiş üreten bu listeyi görünce tüylerim diken diken olmuştu. Yüzlerce yıllık bir geçmişi olan Kürt meselesini “Kripto Ermeniler”e bağlayan bir anlayışın ve bu anlayışı delillendirmek için giriştiği uğraşın Kürt sorununun çözümüne dair verebileceği hiçbir katkının olamayacağını düşünüp üzülmüştüm. Bilemiyorum tabii, belki de yanlış olan bendim.

Dedim ya hepimiz biraz köken avcısı, biraz Ergün Poyraz, biraz Yalçın Küçük, biraz Soner Yalçın ve biraz da Yusuf Halaçoğluyuz. Köken avcılığının elbette ki tek bir türü yok. Gazetelerdeki taziye ilanlarından kimlerin kimlerle ilişkili olduğunu çözmeye çalışan amatör hafiyelerimizden insanların şekline şimaline bakıp kökenini çıkarmakta uzmanlaşmış yerli işi Mendelelerimize varıncaya kadar envai çeşit türleri var. Kökenciliğin belki en tehlikeli olan bir türü de, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının peşine düşüp kimsenin göremediği perde gerisindeki o büyük resmi bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seren derin araştırmacıların yaptıkları. Bu türün “Boğazdaki Aşiret”i meyve veren Mahmut Çetin versiyonu olduğu gibi, devlet bütçesinden akıtılan kamu kaynaklarıyla köken avcılığını kurumsal ve resmi düzeyde yapan Yusuf Halaçoğlu versiyonu da var.

“KRİPTO ERMENİ”NİN AHMAĞI SÜNNİ-TÜRK OLACAĞINA ALEVİ-KÜRT OLMUŞ

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun 2010’ların başında  ülkemizde en az 500 bin “kripto Ermeni” olduğuna dair açıklamaları, ciddi tartışmalara yol açmasının yanısıra, önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştı. Ebed müddet şanlı devletimiz, halktan topladığı vergilerle finanse ettiği bir resmi kurum aracılığıyla, her vatandaşının kökenini tek tek araştırmış ve fişlemişti.

Halaçoğlu’nun 500 bin kişilik o muhteşem “kripto Ermeni” listesinin oluşturulabilmesi için 70-80 milyon insanın kökenlerinin gözden geçirildiğini söylemek için kahin olmaya gerek yok sanırım. Külyutmaz ekibiyle birlikte Halaçoğlu’nun yıllar boyu sürdürdüğü sabırlı çalışmalarının meyvesi olan bu listeyle, şu cennet ülkemizin ve bu mübarek devletimizin, karşılaşabilecekleri her türlü tehdidi ve baskıyı göze alma pahasına, kimliğini izhar eden “Afedersiniz Ermeniler”den çektikleri sanki yetmiyormuş gibi bir de Kürt ya da Kürt-Alevi kılığına girerek ülkemizi ve devletimizi, milli birlik ve bütünlüğümüzü tehdit eden “Kripto Ermeniler” gerçeğini gözlerimizin içine içine sokuvermişti.

Bu “kripto Ermeniler” de bir tuhaftı tabii. Bir kuantum sıçrayışıyla doğrudan Türk-Müslüman kılığına gireceklerine, ahmaklıklarından mıdır nedir bilinmez, durumları Ermenilerden pek de hallice olmayan Kürt ya da Kürt-Alevi kılığına girmişlerdi. Kaldı ki, izanını ve mizanını tamamen yitirmemiş bir kafa, “Velev ki, bu 500 bin kripto Ermeni hikayesi gerçek olsun. Bu konuda asıl ayıplanması gereken onlar değil. O insanların devlet ve devletin dilediğince güdebildiği toplumdan neşet eden cari ve potansiyel tehditlere karşı korunma amacıyla kimliklerini gizleme ihtiyacına itilmesidir,” der geçer.

Bundan birkaç yıl önce Marc David Boer’in, son derece başarılı bir araştırmanın ürünü olan, “Selanikli Dönmeler” kitabını okumuştum. Okuduklarım karşısında nedense tüylerim “Sabetayist” kelimesini her duyduğunda tüyleri diken diken olan ortalama bir Müslüman Türk’ün tüyleri gibi diken diken olmamıştı. Tam tersine, bitirip kitaplığa koyarken bende bıraktığı duygu, onlarca yıldır süren savaşlarda kırılmış, hırpalanmış bir milletin İmparatorluk enkazı üzerinden yeniden dirilebilmesi için gerek duyduğu iyi yetişmiş insan ihtiyacını bu insanlar sayesinde giderebilmiş olmasına duyduğum minnetti.

Kitap, ister Kapancılar, ister Karakaşlar, isterse Yakubiler olsun tüm Sebatayistlerin eğitime verdiği önemden de bahsediyordu. Kurdukları Feyziye ve Terakki mektepleri aracılığıyla yetiştirdikleri insanların Cumhuriyet’in ilk yıllarında devleti ayakta tutan nispeten iyi yetişmiş kaliteli kadrolar olduğunu söylüyordu. Boer, bu kadroların zamanla kendilerini Türkiye ile özdeşleştirdiklerini ve geçmişin gizemli tarikat görüntüsünden çıktıklarını kaydediyordu. Konunun bilimsel yönü özetle böyle olsa da, Sebatayistler kendi hatalarımızın ürünü olan her türlü felaketimize dair kolay sindirilebilir açıklamalar getirme müşgülümüzde bugün hala en verimli şekilde kullandığımız bir aparat olma özelliğini koruyor.

BİR DE BAŞIMIZA PAKRADUNİLER ÇIKTI

Unuttuğumu zannetmeyin. Masonlar, Yahudiler, Sebatayistler kadar olmasa da son yıllarda keşfettiğimiz, her derdimize deva yeni bir günah keçimiz daha var: Pakraduniler. Ortaçağ’da bazı Ermeniler, Hıristiyanlığın Bizans Kilisesini reddetmiş ve eski İsrail ile ilişkilendirilen bir akımı benimsemişlerdi. Pakraduniler olarak adlandırılan Ermeni-Yahudi karışımı bu topluluk 855’ten 1045’e kadar Ermenistan Krallığını yönetmişler ve her tarihi-sosyal entite gibi varlıklarını 20. yüzyıla kadar sürdürmüşler ve hep “kripto Yahudi” olduklarına dair zanların hedefinde olmuşlardır.

Hristiyanlaşmış Yahudiler olarak da tanımlanan bu grup, Portekizli Maranolar, Selanikli Sebatiyistler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılmışlardır. Pakraduniler, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar kendi gelenekleriyle Arapkir, Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin arasındaki bölgelerde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19. yüzyıla kadar Gürcistan’da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdikleri bilinmektedir.

Görüyorsunuz işte Pakraduniler de tıpkı Sebatayistler gibi her müşkülümüzü halletmekte önemli bir malzeme sunuyor. Ve bu malzeme gerektiğinde tozlu raflardan indirilerek ihtiyacın gerektirdiği kadar kullanılıyor. İlişkilerimizin iyi olduğu dönemlerde aklımızın ucundan bile geçmeyen yoldan çıkmış bazı muktedir kesimlerin Ermeni/Gürcü/Hristiyan kılığına girmiş Pakraduniler olduğu iddiası, bu kesimlerin ahlak dışı, insanlık dışı zulümlerine muhatap olduğumuzda dört elle sarıldığımız bir gerçek muamelesine hemen nail oluyor.

Oysa ki herkesin diline pelesenk etmesi gereken Alvarlı Efe Hazretleri’nin o muhteşem duası, “Allah bizi Türk eyleye, Allah bizi Kürt eyleye” ya da benzeri bir şey değil, “Allah bizi insan eyleye!” idi. Hakikaten de Allah bizi insan eyleye!..

Maruz kalınan tarifsiz zulümleri, insanlık dışı, ahlak dışı uygulamaları üzerine toz konduramadığımız Türklüğe ve Müslümanlığa yakıştıramayacağımıza göre, bu yaşanan alçaklıkların tüm kabahatini, kalabalıkların fazlaca bilgisinin olmadığı, son yıllarda ihtiyaca binaen sıklıkla mevzu edilmemiş olsaydı belki hayatları boyunca adlarını bile duymayacağı, yani her türlü gideri olan Pakradunliğe boca edip duruyoruz. Bu tuhaf durum galiba sadece bana tuhaf geliyor.

Neyse ki herkes benim gibi tuhaf değil. Neticede hükümetimizden yeni müjdeler var yurdumun toprağına taşına; insanlığından uzaklaştıkça nesebini, soyunu, kökünü, cibilliyetini daha fazla merak eden 80 milyon vatandaşına… Haberlerden öğreniyoruz ki, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü yeni bir hizmete imza atmış. 1800’lü yıllara kadar soy ağacı sorgusu yapılabiliyormuş. “Alt-Üst Soy Bilgisi Sorgulama” ekranından istediğiniz bilgilere ulaşabiliyormuşsunuz.

Uygulama hizmete girdiği andan itibaren sistem soyunu-sopunu, kökünü-kökenini, nesebini-cibilliyetini merak edenlerin akınına uğramış. Öyle ki, yoğun ilgiye dayanamayarak çöküvermiş. Haberler öyle diyor. Bense, hakikaten denildiği gibi 1800’lü yıllara kadar köken araştırmasına imkan veren bu soyağacı sisteminin, kökenciliği yedek din edinmiş ortalama vatandaşın elinde başkalarını kolayca asabilceği bir darağacına dönüşme riskinden ciddi endişe ediyorum. Bu endişem, yaygın bir toplumsal norm haline gelen asabiyetçiliğe, kökenciliğe, milliyetçiliğe, memleketçiliğe dair oldum olası hiçbir yönelim duymadığımdan olabilir tabii.

Kabul etmeliyim ki, bu konuda anormal olan benim galiba. Çünkü, kökenciliği bütün boyutlarıyla kapsayan “asabiyet” kavramı pek çoklarının kulaklarında hoş bir tını bırakmasa da, insanlar için asabiyetin, kökenin, kimlik ve aidiyetin neden bu kadar önemli olduğunu hala analayabilmiş değilim. Belki size tuhaf gelecek ama, insanların sahibi olmak için hiçbir emek harcamadığı, zahmet çekmediği, doğrudan içine doğduğu köken, nesep, soy, cibilliyet, milliyet, memleket veya ülke ile kendilerini tanımlamasını, bunlarla övünüp bir de başkalarına bunlarla üstünlük taslaması basbayağı bir karakter pre-matureliği ve ilkellik gibi geliyor.

ALLAH BİZİ İNSAN EYLEYE!

İnsanın ailesini, atalarını, milletini, memleketini, ülkesini sevmesinde elbette ki bir sorun yok. Kaldı ki, hiçbir emek harcamaksızın atalarından miras olarak devraldıkları kazanımların (hereditary success) bireylerin karakter ve kimlik oluşumunda etkisi olduğunu kabul etmemek de imkansız. Ama bana göre, insanı asıl insan yapan, bunlardan ziyade, kendi çabalarıyla elde ettikleri kazanımlar (achieved success) ve kendi öz çabalarıyla giriştikleri kimlik ve karakter inşaasıdır.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır,” diyen bir Allah’ın kullarının, Veda Hutbesi’nde “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Hepiniz Adem’densiniz. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten sakınanınızdır. Arab’ın Arab olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir,” diyen bir Peygamber’in ümmeti olmakla fahirlenen insanların asabiyete, nesebe, soya, cibilliyete, milliyete bu kadar düşkünlüğü doğrusu hayret verici.

Daha hayret verici olanı ise, her topluluk ve millet içerisinde iyiler ve kötüler olduğu gibi kendi milletimize ve dinimize mensup insanlar arasında da ahlaksızların, zalimlerin, alçakların olduğunu bir türlü kabul edemeyişimiz. Dahası kendimize açıklamakta güçlük çektiğimiz ahlaksızlılarla, zulümlerle, alçaklıklarla her karşılaştığımızda bunları ait olduğumuz toplumun ve bağlısı bulunduğumuz dinin mensuplarının ürettiğini bir türlü kabullenemeyip nefret objesi haline getirdiğimiz gerçek ya da sanal topluluklara mal etme çabamız…

Oysa ki herkesin diline pelesenk etmesi gereken Alvarlı Efe Hazretleri’nin o muhteşem duası, “Allah bizi Türk eyleye, Allah bizi Kürt eyleye” ya da benzeri bir şey değil, “Allah bizi insan eyleye!” idi.

Hakikaten de Allah bizi insan eyleye!

(TR724)