Tımarhaneye Dönen Bir Ülke: Her 5 Kişiden Biri Şüpheli

Yorum | Umut Atay

Geçtiğimiz günlerde bir konferansta konuşan Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit çok önemli bir bilgi verdi. Buna göre 80 milyonluk ülkemizde, nüfusun yüzde 8’i adli şüpheli durumunda bulunuyormuş. Hukukun üstünlüğü endeksinde son 4 yılda 40 sıra gerileyen bir ülke için bu oran aslında şaşırtıcı değil, acınası bir durumun işareti sadece.

Söz konusu açıklamayı köşesine taşıyan Ahmet İNSEL, bu rakamın aslında daha yüksek olduğunu şu verilerle açıklıyor: “Aslında hesabı on beş yaş üstü nüfus üzerinden yapmak gerekir. Bu durumda Yeni Türkiye’de savcılıkların ve adli kolluğun şüpheli olarak görüp işlem yürüttüğü kişi sayısının yetişkin nüfusun yüzde 11’ini oluşturduğu ortaya çıkıyor…”

Ayrıca “2016’da yedi milyona yakın şüpheliden iki milyon dokuz yüz bini hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı alınmış… 2016’nın tam ortasında darbe girişimi oldu. Bu nedenle geçen yıl şüpheli sayısı önceki yıllara göre biraz daha yüksek çıkmış olabilir…
Bu verileri son on yıl içinde şüpheli damgası yiyen toplam kişi olarak ele aldığımızda, büyük ihtimalle nüfusun takriben “beşte birinin” güvenlik devleti nezdinde şüpheli olduğu gerçeği ortaya çıkar. Siyasal, dini, mezhepsel ve etnik nedenlerle sürekli olağan şüpheli kategorisinde olan nüfustur bu.”
21.yüzyılda, demokratik yönetimi benimsemiş olan bir Avrupa ülkesinde her beş vatandaştan birinin, “devlet” nezdinde şüpheli sıfatını almış olmasının nedenleri neler olabilir isterseniz somut gelişmeler üzerinden biraz buna bakalım.
HUKUKÇULARIN KATKISI
Hukuk sisteminin felç hale getirilmesinde elbette siyasi aktörlerin yani yürütmenin ve yürütmenin “yürüttüğü” yasama organının etkisi çok büyük. Özellikle son 4-5 yılda yapılan binlerce kanun değişikliği ile uçuruma giden bu yolun taşları döşenmiş oldu. Ancak bugünün “TRUMP- Amerikan Yargısı” denkleminde olduğu gibi, “dik durmayı” başarabilmiş bir yargı sistemine sahip olsaydık, manzara şüphesiz bugünkünden daha farklı olabilirdi. Hukuk camiasının bir nevi temsilcileri konumunda bulunan yüksek mahkeme başkanlarının, Erdoğan’ın siyasi gezilerinde yer almasıyla gün yüzüne çıkan bu süreç, bu yargıçların gizlemeye gerek görmedikleri siyasi tavırları, cübbelerde aranan ilikler ve Cumhurbaşkanı karşısında “kıyama durma” fotoğraflarıyla iyice aşikâr hale geldi.
Darbe girişiminden sadece birkaç saat sonra, ilk icraat olarak darbecilere fiilen karşı koyma yerine binlerce yargıcın gözaltına alınması, örneğine Hitler veya Napolyon yönetiminde rastlanabilecek durumlardı. Yargıtay Başkanı’nın adli yıl açılış konuşmasında hukukun düştüğü bu durum için, tek suçlu olarak henüz haklarında hüküm bile kurulmamış olan yaklaşık 5000 meslektaşını göstermesi, “hâkim savcıların üçte biri terörün odağı olmuş” diyebilmesi, her şeyi özetliyor aslında.
Başka bir örnek, Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi’nin beklediğinin aksine bir karar vermesi üzerine “bu kararı tanımıyorum” açıklamasıydı. Bu olaydan 1,5 yıl sonra, Erdoğan yargısının göreve getirdiği bir başsavcıdan da farklı bir tutum beklenemezdi elbette. Erdoğan’ın Pınarhisar Cezaevi’nde “misafir edildiği” dönemde cezaevi savcısı olan, daha sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcısı yapılan Yüksel Kocaman, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, “sempati duymak ya da yayınlarını okumak terör örgütü üyeliği için yeterli değildir” kararını tanımadığını ve Yargıtay’a değil kendi hukuk anlayışına göre operasyonlara devam edeceğini açıkladı.
‘İHBAR, ARTIK BİR TIK KADAR KOLAY’
George Orwell’ın 1984 adlı romanında anlattığı dünyasında, propaganda ve sindirme politikaları ile, nasıl bir “korku” düzeni oluşturulduğu, sosyal hayatın ve halkın nasıl manipüle edildiği anlatılırken verilen çarpıcı bir örnek de çocukların anne-babasını ihbar etmeye teşvik edilmesiydi. Orwell’ın II. Dünya Savaşının ardından yayınladığı bu eserinde, nefretini duyduğu faşizme karşı yaptığı uyarılar sanki çok işe yaramamış gibi görünüyor. En somut örneklerine Nazi Almanya’sında rastladığımız bu “ihbarcılık” özentisi ve teşviki, sanırım “tek adam” yönetimlerinin değişmez kaderi oluyor.
Son dönemde iktidarın en ateşli savunucularından olan ve zaman zaman da “cihat” çağrısı yapan bir ‘gazete’, 17 Aralık 2016’da okuyucularına şöyle sesleniyordu: “Terörle mücadele kapsamında devletimize destek olmak için terör destekçilerini ve teröristleri ihbar hattı üzerinden Emniyet’e bildirmelisiniz. Emniyet Genel Müdürlüğü internet sitesinden veya cep telefonlarınıza indirebileceğiniz uygulamalarla ihbar hattı kullanımı oldukça kolay. Telefonla polisi aramaya gerek kalmadan, kimliğinizi bile belirtmeden ihbarda bulunabilirsiniz.
Darbe girişimi bahanesiyle çok kısa bir sürede, içlerinde ev hanımı, ağır hasta, yaşlı ve çocukların bulunduğu yüzbinlerce kişi hakkında soruşturma açılıp, yine kısa süre içinde on binlerce insanının doğru düzgün savunması bile alınmadan tutuklanabilmesi ve denetlenememe özelliği bulunan OHAL KHK’ları ile yüzbinlerce memurun savunmasız ihraç edilmesinde bu ihbarların katkısı az değil. Herkesin birbirine şüpheyle bakmak zorunda bırakıldığı “korku” imparatorluğunda, birilerini ihbar ettiğiniz ölçüde kendinizi güvene almak bir “yol” olarak görüldü. Bunun bir örneğine TCDD kurumundaki skandal olayda şahit olmuştuk. Bilindiği üzere Erdoğan, darbenin başlamasından henüz iki saat geçmişken, tek ve kesin fail olarak “cemaati” göstermişti. Devam eden günlerde Erdoğan “FETÖ” adını vermeyi uygun bulduğu cemaat soruşturmaları için, “Tanıdığınız FETÖ’cüleri ifşa edin. Savcılıklara bildirmeniz lazım. Bu bir vatanseverlik borcudur” çağrısında bulunmuştu. TCDD’de çalışan bir memur da işte bu ortamda, kendi kurumuyla ilgili yaptığı ihbarlarla 62 meslektaşını ihraç ettirmişti. Ancak ihbarcı olan bu memur sonradan iftiradan soruşturma geçirmiş ve meslekten ihraç edilmişti.
HER GEÇEN GÜN ARTAN OLAĞAN ŞÜPHELİLER
Ahmet İnsel’in yazısından tüm yaşadıklarımızı özetleyen bir cümleye rastlıyoruz: “Totaliter dünyada şüpheli kategorisi bütün nüfusu kucaklar (Hannah Arendt)”. Son Anayasa değişikliği ile “güçler birliği”ni benimsemiş ülke yönetiminde, Erdoğan, yürütme, yasama ve yargının tek ve mutlak sahibi oldu. Dolayısı ile kendi desteklediği gruba oy vermeyen 5000 yargıcı, tek kalemde nasıl silip atabildi ve geri kalan meslektaşları bu tabloyu değil, ünlü ressamın meşhur eseri “üç maymun”a odaklandılarsa, hukuki hak ve güvencelerden bihaber olan diğer vatandaşların durumunu varın siz düşünün.
Av. Murat Akkoç, bir röportajda MİT’in elinde yaklaşık 1 milyon kişilik bir ByLock listesi olduğunu açıklamıştı. Ancak bugün, bu iddia ile soruşturma geçiren kişi sayısı bu rakamın nerdeyse yirmide biri kadar. Aslında Erdoğan, kanun değişikliği ile doğrudan ve tamamen kendisine bağladığı MİT’in, yayınladığı bu raporu ile Türkiye’ye şu mesajı vermiş oldu: “Hukuk-mukuk hak getire ayağınızı denk alın, bir gece ansızın gelebiliriz.”
(TR724)