Ellerini yıkayıp Saray peçetesiyle kurulayacaklar

256
YORUM | TARIK TOROS

Dün duruşmaları vardı.

Takip eden birkaç gazetecinin paylaştığı notları, Twitter’ı sürekli yenileyerek satır satır takip ettik.

Nazlı Ilıcak, gözaltına alındığı günden itibaren 476 gündür…

Ahmet ve Mehmet Altan ise gözaltına alındıkları günden bu yana 430 gündür özgürlüklerinden mahrum.

Davada, Fevzi Yazıcı, Tuğrul Özşengül ve Yakup Şimşek de tutuklu yargılanan sanıklar arasında.

***

Süreler hesaplanırken bir şey yanlış yapılıyor.

Tutuklamadan itibaren “gün sayacı” çalıştırılıyor, bu doğru değil.

Nazlı Ilıcak, gözaltına alındıktan 4 gün sonra tutuklandı.

Altan kardeşler ise 13 gün sonra.

1 ay gözaltında kaldıktan sonra tutuklanan var.

Bu süreleri eklemezseniz, doğru hesaplama yapmış olmazsınız.

Kaldı ki, gözaltında ağır psikolojik veya fiziki işkenceye maruz kalanlar var.

Öyle ki…

İfadelerinde görüyorsunuz; tutuklanıp cezaevine konulduklarında rahat bir nefes almışlar, o derece…

Yarın bu dönem serbestçe konuşulmaya başlandığında göreceksiniz; sanıklara en ağır zulüm, gözaltında iken yapıldı.

***

Dönelim davaya.

Altanlar ve Ilıcak hakkındaki en temel gözaltı ve tutuklama gerekçesi:

“Darbeden bir gün önce subliminal mesaj vermeleri.”

Yani…

14 Temmuz 2016 gecesi birlikte katıldıkları, Can Erzincan TV’deki program.

Savcı, bu programda darbe çağrışımı yapan mesajlar verdikleri gerekçesiyle bu üçlüyü gözaltına aldırdı. İddianamesini bu temele oturttu. Hâkim de “tutukluluk hallerini” her defasında buna göre uzatıyor.

Nazlı Ilıcak, yaşına binaen tahliyesini isterken şöyle haykırıyordu:

“Yani (Genelkurmay Başkanı) Hulusi Akar’ın bilmediği darbeyi ben, Ahmet, Mehmet mi biliyorduk da bir gece önce bunun için bir panel düzenledik?” 

***

“Benzer iddialardan yargılananlar tahliye edildi” gibi tezler Türk yargısı için bir anlam ifade etmiyor.

Yine…

Bırakın subliminali, açık “darbe geliyor” yazıları var, kimse çağırıp sormamış.

Bu da Türk yargısının odaklandığı bir alan değil.

Onun için bu tür argümanlarla hareket etmek, zaman ve enerji kaybı.

“Bana Cemaatçi diyorlar, halbuki onlarla en büyük kavgayı ben verdim” argümanı ne kadar abes ise… Bunlar da o kadar abes.

Ahmet Altan’ın kestirip attığı gibi, adeta bir ortaoyunu oynanıyor:

“Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne raporunda bu davaya ‘tiyatro’ dedi. Biraz evvel savcının repliklerini dinlerken bu tiyatroda bir aktör olduğunu anladım. Dosyaya hâkim olmayan bir savcı nasıl böyle ezberden konuşabiliyor. Böyle hukuk olmaz, böyle mahkeme olmaz. Sözlerim bu kadar.”

***

Özellikle Mehmet Altan’ın sözlerini okuyunca, oradaymış gibi içimde hissettim:

“Niye bizim durumumuzdakiler tutuksuzken biz tutukluyuz? Niye avukat kısıtı var? Reddi hâkim kararınızı bekliyorum ama avukatlarım olmadığı için tahliyemi ben talep ediyorum. 419 gündür hiç somut delil görmeden aynı kağıtlardan tutuklu olmanın sıkıntısını yaşıyorum. Allah rızası için delil gösterin. İddianame savcısı olağanüstü bir hukuksuzlukla algı operasyonuna devam ediyor, nedir bu husumet anlayamadım.” 

***

Mehmet Altan tahliyesini niye kendi talep etti?

Avukatları salondan tek tek atıldı da ondan.

Altan’ların dört avukatı en doğal hakları olan savunma için söz almak istediler ve hâkim bunu vermedi. Sonra da sırayla hepsini salondan attı. Bir anda avukatsız kaldılar.

Yargının niyeti besbelli.

Kural, kaide, usul dinlemiyor.

Mehmet Altan’ın dediği gibi, muazzam bir husumet var.

Bir yerlerde “tutuklu kalacaklar” kararı verilmiş, hukuk kitabı çoktan duvara asılmış, sadece “ayıp olmasın” diye duruşma yapılıyor.

Duruşmayı takip eden onca yabancı diplomat da bunun farkında; “Güzel adliye binaları yapmışsınız ama hukuk yok” diyorlar.

***

Takip edenlerin ne kadar dikkatini çekti bilemiyorum. İki ayrı müdahillik talebi vardı:

CHP Milletvekili Dursun Çiçek ile eski Deniz Kuvvetleri mensubu Hasan Ataman, Taraf gazetesinin hakkındaki yayınları nedeniyle davaya katılma talebinde bulundular.

Zira…

Yargılamaya konu faaliyetler, TV ekranlarında ve gazete köşelerinde ifade edilen düşünceler.

Ve bu tutarsızlık özellikle dış baskıları artırıyor.

Haliyle, ilave bazı kulvarlar açılmak isteniyor olabilir.

***

Genel bir hastalığımız var bizim:

Belli bir grubu hedef tahtasına oturtup…

Doğru dürüst araştırmadan belli günahları oraya yüklemek!

Altanlar için de bu geçerli.

Davayı görmezden gelen “gazeteciler”, Taraf gazetesinin yayınlarını gerekçe gösteriyor.

Oysa…

Davada, Taraf gazetesinin yayınları yargılanmıyor.

İddianame bambaşka.

Yine mesela… Ahmet Altan, Ahmet Hakan’ın iddialarına bir dizi yazı ile cevap vermiş, Taraf’ın suçlandığı çoğu şeyin Taraf’ta hiç çıkmadığını veya Taraf’ın o günlerde henüz yayında olmadığını anlatmıştı.

Bunu da gördüler ama işlerine gelmediği için, aynı yalanları ısıtmaya devam ettiler.

Hem…

Mehmet Altan, Taraf’ta ne çalıştı ne de yazdı.

Uzatmayayım: Bir hesap var ve bu hesap farklı suçlar üretilerek veya algılar dolaşıma sokularak görülmeye çalışılıyor.

***

Hep “Saray Yargısı” deniyor ya…

Bu, büyük resmi görmeye mâni.

Altan’ların davasında atılan avukatlara, hâkim-savcı husumetine, olmayacak gerekçelerle tutukluluk halinin sürdürülmesine ve müdahillik taleplerine bakın, tekrar düşünün.

Egemenler, yargı sopasıyla hesap görüyor, intikam alıyor.

Tepkiler, doğal olarak o sopayı elinde tutan Saray’a gidiyor ve bu da en çok egemenlerin hoşuna gidiyor.

Emin olun… Dönem bitince ellerini yıkayıp Saray peçetesi ile kurulayacaklar.

(TR724)