İktidarı Besleyen Asıl Kaynak

YORUM | İSKENDER DERVİŞ

AKP iktidarının modern diktatörlüklerden öğrendiği tek bir şey var: Devlet eliyle verilen eğitim, sağlık, altyapı gibi hizmetlerde ‘tek ses’ olunursa, gelecek nesillerde devletin resmi görüşü yerleşir. Bu sebeple de üniversitelere, okullara ve doktorlara yönelik ciddi baskı uyguluyor. Aykırı bir söz söyleyeni meslekten atıyor, AKP’ye muhalif olanları bir kaşık suda boğmak için fırsat kolluyor. En azından bu meslekteki kimselerin güncel siyasetle ilgili ‘sessiz’ kalmasını sağlamaya çalışıyor. İlkokuldan üniversiteye kadar gençlerin ‘AKP’nin iddiaları’ dışında bir şey duyup öğrenmesini istemiyor. Duysa bile, ‘norm’ olanın AKP’nin görüşleri olduğunu yerleştirmeye çalışıyor. Buna ek olarak, ‘işinde gücünde’ diyebileceğimiz, siyasetle pek işi gücü olmasın isteyen insanların etrafında ördüğü (TV’leri kapatarak) ‘güvenlik kozasının’ yırtılmaması, en büyük siyasi projesi.
AYŞE ÖĞRETMENE VERİLEN CEZA, İBRET-İ ÂLEM OLSUN DİYE
Bunun örneklerinden birisi meşhur Ayşe Öğretmen vakası. Bu kadar üstüne gidilmesinin, bu seviyede bir kovuşturmaya uğramasının önemli bir mantığı var. Kanal D’nin en çok seyredilen programlarından birisiydi Beyaz Show. Yıllardır belirli bir seyirci kitlesine ulaştı. Bilhassa üniversiteli gençler programda hazır bulunmak için otobüslerle taşınıyor stüdyoya. TV’leri başında belki milyonlarca insan Beyaz Show’u, hiç olmazsa zapping yaparken görüyor. Programda olan ‘sıra dışı’ bir şey hemen haber sitelerine konu oluyor. Siyaseti yeterince bunaltıcı kılarak toplumun geniş bir kesimini bu türlü ‘eğlence, magazin’ hayatına mahkûm eden iktidar, buralarda bir ‘direniş’ gördüğü anda üstüne gidiyor. Bu da aslında bize iktidarın asıl ‘zayıf’ olduğu alanları gösteriyor. Ekonomik istikrardan başka kaygısı olmayan, aile, akraba, arkadaş, iş hayatı dışında fazla gündemi olmayan ve kendince müreffeh bir hayat sürmek isteyen orta-alt sınıf (özellikle de 45 yaş üstü) AKP’nin en çok güvendiği kesimlerden birisi.
dervisAyşe Öğretmen gibi genç bir kadının çıkıp Beyaz Show’da açıkça iktidarın Güneydoğu’da sivilleri öldüren katliamlarına karşı ‘Çocuklar ölmesin!’ diyebilmesi, büyük bir meydan okumaydı iktidara göre. Anketlerde hâlen toplumun yüzde 70’e yakınının TV’lerden gündemi takip ettiği, dünya görüşünü buna göre oluşturduğu görülüyor. TV haberciliğini ‘denetim altına almak’ AKP iktidarının devamı için en önemli gündem maddesi. Gazetelerde çıkan yazıların, internette söylenen şeylerin telafisi var ancak TV yayınları, iktidarın da sürekli ulaşamadığı yerlere gitme riski taşıyor. Ayşe Öğretmen’in sözlerinin, üstelik çok yaygın şekilde izlenen, ‘güvenilen’ bir programda yankılanması, ardından bir sürek avı gibi aranıp bulunması ve cezalandırılması, bize iktidarın zayıf karnını işaret ediyor.
DEVLETİN HER YERDE ARADIĞI ‘AYNUR’ ÖĞRETMEN
Ancak öğretmenlerle ve genel olarak eğitimle ilgili proje çok daha geniş çaplı. Okullarda ilk haftalarda 15 Temmuz konusunun işlenmesi, ‘anlık bir tepki’ ya da ‘günlük proje’ gibi görülmemeli. Bu mesele artarak devam edecek çünkü. Öğretmenler, ‘rejimin yılmaz savunucuları’ hâline gelinceye kadar tırpan yiyecekler. Eğitim sistemi, komple rejimin idaresine girene kadar ‘iyi eğitim veren’ okullara müdahale edilecek. Seviyenin aşağıya çekilmesi sadece İmam Hatipleşme olarak görülmemeli; Parti’nin genç kadroları seviyeleri ne olursa olsun ‘rejimin öğretmenleri’ olarak hemen her yerde boy gösterecekler ve bunun için de hiçbir okulun geçmişteki başarısından gelen ‘özerkliği’ olsun istenmiyor. Bu okullardaki öğretmenlerin sadece çocuklara değil, velilere de erişimi olduğunu, eğer bu öğretmenler açık şekilde ‘muhalif’ bir pozisyon gösterirse bunun yayılacağından endişe ediyor iktidar.
Bu meselenin yıllara yayılmış bir proje olduğunu, 15 Temmuz öncesinde bile gündemde olduğunu hatırlatalım. 2016’nın Nisan ayında Eğitim-Bir Sen’den Nuri Özdemir, şöyle bir hadise nakletmişti: “Milli Eğitim’den Aynur adında bir üyemizi çağırdılar. İfade vermeye gittiğinde şok bir durum ile karşılaşmış. Aynur adında bir öğretmenin dış basına Türkiye devletine hakaret eder nitelikle demeç verdiğini ve Diyarbakır’da tespit ettikleri anlatmışlar. Aynur adında 24 öğretmen tespit ettiklerini ve bunların içerisinde ‘demeç veren Aynur’u aradıklarını söylemişler. Bir eğitimcinin karşılaştığı durumu gösteren en bariz örneklerden biridir. Bölgenin şartları nedeniyle güç koşullarda eğitim veren öğretmenleri bu soruşturmalar ile iş yapamaz hale getiriyorlar.”
‘Aynur’ elbette bir kod isimdi. İngiliz Observer gazetesi, Güneydoğu’daki askerî operasyonların, şehirleri yakıp yıkmanın, gündelik hayatı nasıl etkilediğine dair kapsamlı bir haber çalışmış. Bölgeden bir öğretmenle de ismi saklı kalmak kaydıyla konuşulmuş. ‘Aynur’ öğretmen, bu operasyonların uzun vadede Kürt çocuklarını devlete değil PKK’ya yakınlaştıracağını söylüyor: “Hükümetin onları vatandaş değil, düşman olarak gördüğünü düşünüyorlar. Şimdi herkes korkuyor, herkes hayatta kalma kaygısında. Ama bir iki yıl içinde, toz duman dağılınca, korku öfkeye dönüşecek. (…) Çocuklar travma geçiriyor. Hiçbir çocuk böyle büyümemeli.”
ÖĞRETMENLER VE DOKTORLAR REJİMİN ZAYIF KARNI
‘Yahu bunda ne var?’ diye düşünebilirsiniz oysa ‘devlet’ şu anda tam olarak bu paranoyalarla ve toplum mühendisliği çabalarıyla yürüyor. Bütün kurumları zayıflatılan ve yalnızca iktidarın devamı için çalışan bürokrasi cihazı, mikro-mühendislik yaparak belki ilçe ilçe listeler hazırlıyor, sağlık ve eğitim gibi halka doğrudan ulaşan alanları kontrol ediyor, ‘konfor alanında’ yaşasa da bir şekilde öğretmenle ya da doktorla muhatap olan bu insanların ‘rejimin resmi görüşü’ dışında bir şey duymalarının, o insanlardan cesaret almalarının önüne geçmek istiyor.
Ama uzun vadedeki hedef, modern devlet sistemlerinin 1930’larda Avrupa ülkelerinde karşılaştığı ve sonrasında buna göre önlemler ürettiği ‘totaliter rejim’ meselesi. İkinci Dünya Savaşı’na giden süreçte Avrupa’da yükselen sağ faşizm, devlet aygıtının vatandaş karşısında olağanüstü bir güce eriştiğini ve bireylerin devletle ters düştükleri durumlarda haklarını koruyacak bir mekanizmaya sahip olmadığını gösterdi. Bunun için de her Avrupa ülkesi kendince bir çözüm üreterek vatandaşını, devlete karşı ‘güçlü’ kılacak önlemler aldı. Bugün Türkiye, 60-70 sene öncesinin bayat ve tehlikeli düşüncelerini kendine rehber edinmiş bir iktidar tarafından yönetiliyor. Bu yüzden dışarıdan bakanlar sonun felaket olduğunu rahatlıkla görebiliyorlar. Ancak ‘içeride’ mecburen devam eden bir gündelik hayat var, insanların öyle ya da böyle bireysel konforlu alanları var, bir anda her şeylerini kaybedeceklerini düşündüren bir korku iklimi var.
KİŞİSEL GÖRÜŞÜNÜZE SAHİP ÇIKIN!
Böyle zamanlarda insanlar bir resmî görüş, bir de kişisel görüş belirliyorlar bir şekilde sağlıklı kalabilmek için. Kamusal alanda resmî görüşü dillendirmek işini ve canını korumak adına yeterli görülüyor. Özel alanda ise kişisel görüşlerini aktarmayı sürdürüyorlar ki, neye inandıklarını en azından kendilerine ifade edebilsinler. Ancak totaliter rejimler kamusal alanı tamamen kontrol etmekle hiçbir zaman iktifa etmezler. Sizin olmasa da çocuklarınızın zihinlerini kirletmek için her türlü fırsatı kollayacaklardır. Okullardaki eğitimin sürekli yeniden düzenlenmesi, müfredatın günbegün değiştirilmesi, rejimin vakıflar aracılığıyla eğitimin erişim ağını genişletmesi, bu yüzden sizi endişelendirmeli ve alternatifleri düşündürmeli. Eğer siz çocuklarınızın, en azından özel alandaki tanıdıklarınızın ve en başta da kendinizin ‘zihnî beslenmesini’ doğru yapmazsanız, ‘toplum mühendisleri’ kazanır.
Zira bir gün ‘teknolojiyi’ (internet, sosyal medya, haberleşme vs.) tamamen ele geçirmeyi de isteyecekler. İktidarlarının devam etmesi için eğer imkân olsa rüyalarınıza kadar müdahale etmekten çekinmezler. Çünkü bu insanın mayası. İsimlere takılmayın, iktidarın asıl kaynağını keşfedin ve onunla mücadele edin…