[Faik Can]

Hicret’in 4. senesiydi. Benî Âmir kabilesinin reisi Ebû Berâ’ Âmir bin Mâlik, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ziyaret maksadıyla Medine’ye geldi. Ebû Berâ, samimi bir insandı ve Müslümanlara dost biriydi. Allah Resûlü, kendisini Müslüman olmaya dâvet etti. Ebû Berâ o anda Müslüman olmadı ama İslâmiyet’e duyduğu alâkadan da vazgeçmedi. Peygamber Efendimiz’e: “Yâ Muhammed! Beni dâvet ettiğin din pek güzel, pek şereflidir. Kavmim benim sözümü dinler. Eğer ashabından bazılarını Kur’an ve Sünneti öğretmek üzere bize gönderecek olursan, ümit ederim ki, davetini kabul ederler” dedi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bugünkü Suudi Arabistan’ı yöneten Suud ailesinin de dedeleri olan Necid halkına pek güvenmiyordu. Ashabına bir hainlik yaparlar endişesini taşıyordu. “Göndereceğim kişiler hakkında Necid halkından korkarım.” diyerek de bu endişesini izhar etti. Ancak Ebû Berâ’ teminat verdi. “Ben himâyeme aldıktan sonra, Necid halkının onlara dokunması hadlerine mi düşmüş?” dedi.

Ebû Berâ’nın sözüne itimad edilir biri olması, Peygamber Efendimiz’in endişesini giderdi. Sonunda, bazı rivayetlere göre yetmiş kişiden oluşan bir irşad heyeti göndermeye karar verdi. Onlardan altısı muhacir, diğerleri ensardandı. Hepsi de o günün entelektüeli kabul edilen Suffa ehli idi. Tamamı hafız ve âlim sahabilerdi. Başlarına Münzir bin Amr tayin edildi. Peygamber Efendimiz, ayrıca Necid halkına ve reislerine verilmek üzere, heyetle birlikte bir de mektup gönderdi.

ÂMİR BİN TUFEYL VE KABİLESİ

İrşad ve tebliğ heyeti Bi’r-i Maûna denilen mevkie vardı. Burası Medine’nin doğu tarafına düşüyordu ve bir su kuyusu bulunuyordu. Sahabiler burada biraz dinleneceklerdi. Nebiler Serveri’nin mektubunu Necid kabilesi reisi Âmir bin Tufeyl’e götürmek vazifesini, Haram bin Milhan üzerine aldı. Âmir b. Tufeyl, Efendimiz’e garanti veren Âmir b. Malik’in yeğeniydi. Kibirli, otoriter ve zalim biriydi. O kadar eğitimli bir grubun, kabilesine gelmesinden rahatsız olmuştu. Kendi toplumunu eğitmek, onları kâmil insanlık seviyesine çıkarmak ve hakiki insanlık ufkuna ulaştırmaktan başka hiçbir gayesi olmayan bu samimi sahabe topluluğunu hiç istemiyordu. Halkının cahiliye adetleri içinde ahlaksızca bir hayat sürmeleri, otoritesinin devamı açısından onun işine geliyordu. Bu yüzden ne yapıp edip o insanları kendi halkından uzak tutmalıydı. Elçi sahabi mektubu getirip ona teslim etti. Yapacağı şeyi çoktan kararlaştırmış olan zamanının tiranı Âmir, mektubu okuma gereği bile duymadan Haram b. Milhan’ı orada şehid etti.

Âmir bin Tufeyl, bu masum sahabiyi şehid etmekle yetinmedi. Âmiroğullarını heyetteki diğer sahabileri de öldürmek için yardıma çağırdı. Ancak önceden Ebû Berâ, gelecek irşad heyetine dokunmayacaklarına dair söz vermiş bulunduğundan Âmiroğulları bu adamın yardımına yanaşmadılar.

YÜREKLERİ YAKAN HADİSE

Benî Âmir’den yardım konusunda red cevap alan Âmir bu sefer kendisi gibi gözleri ve gönülleri kan ve kinle dolmuş etraftaki Necid’li birkaç kabilenin daha yardımını temin etti. Hep birlikte Maûna kuyusu mevkiinde olup bitenlerden habersiz bekleyen masum öğretmenleri şehid etmek üzere harekete geçtiler.

Bu arada, mektubu götüren sahabinin geciktiğini gören irşad heyeti, dinlendikleri Maûna kuyusu mevkiinden durumu öğrenmek üzere Necid bölgesine doğru yola koyulmuşlardı. Tam o sırada, karşılarında elleri silahlı kalabalık bir müşrik topluluğu buldular. Sahabiler kılıçlarını sıyırarak kendilerini çepeçevre kuşatanlara, “Vallahi bizim sizinle hiçbir işimiz yok. Biz sadece Allah Resûlü’nün verdiği eğitim ve irşad vazifesi için yolumuza gidiyoruz” dediler. Fakat kana susamış müşrikler, bu sözlere aldırış bile etmediler. Kararları kesindi. Kendi topluluklarına eğitim vermek üzere yola çıkan bu hasbi, beklentisiz ve fedakâr sahabileri teker teker şehid edeceklerdi.

Her biri ayrı bir yıldız olan o eğitim ordusu, düşmanın niyetini anlayınca bütün kalbleriyle Rabb-i Rahîm’e teveccüh ettiler. Ellerini açıp şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Burada durumumuzu Allah Resûlüne haber verecek kimsemiz yok. Ne olur, O’na selâmımızı Sen ulaştır! Efendimiz’e ve kavmimize haber ver ki: Biz Nebiler Sultanı’nın müjdelediği şehadete erdik, Rabbimize kavuştuk. Rabbimiz bizden razı oldu ve bizi de başımıza gelen her şeye razı etti.”

Aynı anda Cebrâil (aleyhi’s-selam) bu kahraman sahabilerin selâmını ve durumlarını Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaştırdı. Allah Resûlü’nün gözleri doldu. Dizleri üzerine doğruldu ve “Aleyhimüsselâm” dedi. Kalbinde buğulaşan hüzne gözyaşları tercüman oluyordu. Orada bulunan ashabına döndü ve talebelerinin maruz kaldıkları felaketi haber verdi. Onlar için mağfiret dilemelerini istedi.

Efendimiz, ashabına bu haberi iletirken irşad heyetinde bulunan sahabilerin bir kaçımüstesna tamamı hain düşman mızraklarıyla delik deşik edilmiş ve şehid olmuşlardı. Kurtulan sahabilerden ikisi, deve gütmeye gitmişlerdi, biri ise öldü sanılarak şehidler arasında terk edilmişti. Develeri güden iki sahabi, bir müddet sonra Bi’r-i Maûna mevkiine dönünce dehşetli manzarayla ürperdiler. Bu yürek yakan sahne karşısında kendine hâkim olamayan biri, müşriklerin arkasına takıldı ve şehid oluncaya kadar onlarla çarpıştı. Diğeri ise esir alındı ancak sonradan serbest bırakıldı. Şehidler arasında öldü diye terk edilen Ka’b bin Zeyd Hazretleri ise müşrikler ayrıldıktan sonra, yaralı olarak Medine’ye geldi.

ALLAH RESÛLÜ’NÜN BEDDUÂSI

Ashabının âlimlerinden olan bu seçkin topluluğun haince bir suikaste kurban gitmesi Allah Resûlü’nün günlerce gözyaşı dökmesine sebep olmuştu. Enes bin Mâlik, “Resûlullahın Bi’r-i Maûna’da şehid edilen ashaba yanıp üzüldüğü kadar hiçbir kimseye, hiçbir şeye yanıp üzüldüğünü görmedim” der.

Bu yapılan herhangi bir saldırı ve öldürme hadisesi değildi. Gözünü iktidar hırsı bürümüş kibir abidesi Necid lideri her biri ayrı kıymette entelektüel ve âlim olan seçkin bir topluluğa kıymıştı. Hem kendi toplumunun cahil kalmasına sebebiyet vermiş hem de bütün insanlığa faydası olacak bir grubu yok etmişti. Efendimiz, bu ihaneti affetmedi. Haberi aldığı gecenin sabah namazında ikinci rekâtın rükûundan doğrulunca ellerini açtı ve arkasında ashabı “âmin” diyecek şekilde şu bedduâda bulundu:

“Allah’ım! Mudar kabilelerini kahr u perişan eyle. Allah’ım! Onların yıllarını Yusuf Peygamberin kıtlık yılları gibi çetin yap, başlarına bela ve musibet yağdır. Allah’ım! Lihyanoğullarını, Adal, Kare, Zi’b, Rı’l, Zekvan ve Usayya kabilelerini sana havale ediyorum. Zira onlar Allah’a ve Resûlüne ihanet ettiler.” Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu bedduâsına bir ay boyunca, sabah ve akşam namazlarının son rekâtlarında rükûdan kalkınca devam etti. Sahabe-i Kiram da “Âmin” dediler. Fahr-i Kâinatın bu duâsı kabul olundu. Bir müddet sonra adı geçen bölgede kıtlık, kuraklık başladı. Hayvanlar telef oldu, yağışlar, sular kesildi, her taraf yanıp kavruldu.

İnsanlara iyiliği, güzelliği öğretmekten, onlara insan olmanın erdemini belletmekten başka dertleri olmayan masumları yok etmek en büyük ihanettir. Bu ihanete Rahmet Peygamberi her gün namazlarında beddua ederek karşılık vermiştir. Kendini eğitime adamış güzel insanların mallarına, canlarına, özgürlüklerine kasteden zalim ve hainlere beddua etmek Nebevî bir sünnettir. “Allah onları kahretsin, birliklerini, dirliklerini bozsun. Masum insanlar aleyhine ürettikleri komplolarını başlarına dolasın. Onları tez zamanda avaneleriyle birlikte yerin dibine geçirsin. Daha fazla zulmetmelerine Allah fırsat vermesin. Dünyada hüsran, ahirette azap ile onların karşılıklarını versin…” diye her namazdan sonra ellerimizi açıp dua etmek, hem sünnettir hem de mazlumlara, masumlara ve mağdurlara karşı vefamızın gereğidir.

(tr724)