FARUK MERCAN

Bu dönemin savcıları tarafından yazılan iddianamelerin hiçbirine bakmıyorum.

Hemen hepsi Saray’dan ve Sarayın istihbarat şebekesinden gelen talimatlarla yazılmış iftiranameler bunlar…

Bazıları tamamen Cemaat düşmanlığının eseri, bazıları da beş bine yakın hakim ve savcının tasfiye edildiği bu rejimde boşluktan istifadeyle yer kapma yarışına girmiş savcıların iftiranameleri…

Daha doğrusu savcı cübbesi taşıyan ama, Sarayın kurduğu İslamcı Nazi rejiminin işbirlikçisi olmayı kabullenmiş sözde hukukçuların mide bulandırıcı iftiraları, hezeyanları…

Aylardır tutuklu olan Ali Bulaç, Mümtaz’er Türköne, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan ve Mustafa Ünal hakkında hazırlanan iddianame da bunlardan biri…

Düşünün ki, Ali Bulaç‘a anayasal düzeni zorla değiştirme ve Meclis’i ortadan kaldırma suçlarından üç kez müebbet hapis cezası isteniyor.

Aynı cezayı Mümtaz’er Türköne, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal için de istiyor, giydiği cübbeyi Saray rejimi için kullanan işbirlikçi savcı…

Bu beş ismi de çok yakından tanıyorum.

Ali Bulaç, çok iyi bir sosyolog, aldığı medrese eğitimi ile çok iyi bir alim… Bizim kuşağımızın beslendiği ve örnek aldığı bir şahsiyet…. Daha lisedeyken kitaplarını okuduğum bir yazar… “Çağdaş Düzenler ve Kavramlar”, ilk okudum kitaplarından biridir.

Mümtaz’er Türköne, ile beraber televizyon programı yaptık. Abant Platformu’nda beraberdik. 12 Eylül 2010 referandumu sırasında Türkiye’nin bir çok yerini beraber gezdik, paneller yaptık. Saraydaki Şahsın milletvekilliği teklifini reddeden, özgür ruhuyla inandığını söyleyen ve yazan bir cesur adam Mümtaz’er Türköne…

Şahin Alpay, herkesin saygı duyduğu, katı laiklere karşı her zaman dindarların haklarını savunmuş bir özgürlük savaşçısı, gerçek bir entelektüel…

Ahmet Turan Alkan, Zaman gazetesi Sarayın polisleri tarafından basılırken, gazetenin önündeki kaldırımda Ali Bulaç ile birlikte otururken çekilen resmiyle yer alacak hep hafızamda… Beyaz sakallı bilge adam…

Mustafa Ünal, son yıllarda Ankara’da hep beraber olduğum, gazeteciliği ve insanlığı ile Ankara’da her kesimin takdirini kazanmış bir insan…

Herkes bilir ki, Zaman gazetesinin yazarı olması, Ali Bulaç‘ın Hizmet Hareketi‘ne karşı bazen eleştirel tutumlar almasına engel olmadı. Doğru bildiklerini her zaman söyledi ve yazdı.

Ali Bulaç için dönüm noktası, 2001 yılı mayıs ayında Fethullah Gülen Hocaefendi‘ye yaptığı ziyarettir. AK Parti’nin kurulmasına henüz bir ay vardı. Ali Bulaç, bu ziyaretten sonra, Zaman gazetesinde “Sekiz Gün” başlığıyla bir yazı yazdı. Bu yazının bir bölümü şöyle:

“Hiç bu kadar ibadet edildiğini, edilirken ibadete ruhen bu yoğunlukta iştirak edildiğini görmemiştim. Düşünün ki, bir mekânın en merkezi faaliyeti, namazları tam vaktinde kılmak ve her şeyi erkânına göre yerine getirmektir… Mekanın asli meşgalesi ibadet. İbadetin merkezinde tefekkür var. Bu mekanda her şeyin yerli yerinde olması tefekkürde gözetlenen adaletle kaim. Dünya ve ahiret, şimdi ve ötesi, batın ve zahir, burası ve müteal, ilim ve aktüalite, tarih ve coğrafya, zaman ve kozmos bir arada. Hiçbir şey diğerine tecavüzkâr halde değil. Her söz kendi makamında… Sormayı düşündüğüm yüzlerce sual vardı. Yüzlercesinden birkaçını sorabildim ancak. Ben ki hayatı boyunca Müslümanlığını bireysel ölçekte yaşamış serbest fikirli serazad ruhlu ve sormaktan hicap duymayan, öğrenmeyi gurur meselesi yapmayan bir insanım. Beni daha çok sormaktan engelleyen şey neydi? Galiba Abdullah ibn Mübarek’in dediğiydi. Bazen dinlemek sohbete katılmaktır. Hicretini yapmış ve ufkunda büyük bir medeniyetin nüvesi olacak medineler kurma görevi belirmiş bir zatın yaşadığı mekânda sekiz gün sohbete katılmak çok güzeldi.” (19 Mayıs 2001).

Bu seyahatten dönen Ali Bulaç, yakın bir arkadaşına şu değerlendirmeyi yapar: “Bu sekiz günde, Türkiye’de siyasal islamcıların ihmal ettiği şeyi gördüm: İbadet… Türkiye’de bu iş siyasal islamcılarla olmaz.”

Ali Bulaç, kendisini de İslamcı gelenekten gelen biri olarak tanımlamasına rağmen, Türkiye’nin siyasal islamcılarının dinin ruhunu ihmal ederek, kaba ve sloganik bir İslamcılık ideolojisiyle nasıl yozlaştıklarını çok erken gördü.

Daha Saraydaki şahıs İstanbul Belediye Başkanı iken bu yozlaşmayı gördü Ali Bulaç ve onlardan uzaklaşarak, Hizmet Hareketi‘ne doğru yönlendi. Bu dönemde, Saraydaki şahsa danışmanlık yaparken, havuz sistemini ilk fark eden ve “Bu para haram” diyerek onu uyarandır aynı zamanda…

2014 yılında Fas‘a beraber gittiğimiz Ali Bulaç, o seyahatte bizlere Saraydaki şahısla yaşadığı bir olayı şöyle anlattı:

“Siyasi şartlar, ona başbakanlığın yolunu açıyordu. Fakat bilgisizdi, cahildi. Kitap okumuyordu. Ona bazı kitaplar okutmak istedim. Mesela Brzezinsky’nin Satranç Tahtası kitabı yeni çıkmıştı. Dünya siyasetini öğrensin diye okumasını istedim. Abi bu çok kalın bir kitap, okuyamam, bana özetini çıkarır mısın dedi. 30-35 sayfa özet çıkardım. Bu çok uzun, biraz kısaltır mısın dedi. 15-20 sayfaya indirdim, yine uzun okuyamam dedi. En son 2-3 sayfaya kadar indirdim. Eline aldı, abi bu kitap neyi anlatıyor, bana bir cümleyle anlatır mısın dedi. Kitap, geleceğin dünyasında Avrasya’nın ön plana çıkacağını söylüyor dedim. Ha, bu kadar, Allah razı olsun dedi ve konuşmayı bitirdi…”

Reha Çamuroğlu‘dan dinlediğim hikaye hemen hemen aynı… Bir gün Reha Çamuroğlu‘na şöyle der Saraydaki şahıs, “Reha, senin İsmail diye bir kitabın çıkmış. Kim bu İsmail?”

Reha Çamuroğlu, “Şah İsmail” deyince, “Ha, öyle mi” karşılığını verir ve konuşma orada biter. Reha Çamuroğlu bir ara AK Parti’den milletvekili oldu, hatta Saraydaki şahsa danışman oldu. Ama o da Ali Bulaç gibi, uzaklaştı ondan…

Cahil ile, hele bir de cehaletinin verdiği cesaretle hareket eden insanlarla yol yürümek kolay değildir. Cehalet insanın sadece hareketlerine değil, üslubuna da akseder. Profesörlere, yazarlara böyle kaba hitab ettirir. Meclis kulisinde, hükümet üyesi bir profesörü el işaretiyle yanına çağırırken, “Beşir gel buraya…” diyen bağıran bir kişi Saraydaki şahıs…

Hizmet Haraketi’nin başına gelen tam da budur. Edward Luttwack‘ın “Foreign Policy” dergisindeki makalesinde ifade ettiği gibi, Türkiye’de bugün yaşanan, “Arkasına eğitim seviyesi düşük geniş kitleleri almış siyasal İslamcı Erdoğan’ın, eğitimli ve entelektüel İslamı temsil eden Gülen’e karşı savaşı…”

Ve bu savaşta herşeyi mübah gören, İslamın ruhuna yabancılaşmış, para ve güçle yoldan çıkmış selefilik benzeri kaba-saba bir İslamcı kafa yapısı…

İşte dünkü referandumda yaşananlar… Göz göre göre yapılan seçim hileleri… Ve hileyle, hurdayla kazandığı her seçimi, rakiplerini ve düşmen gördüğü insanları yok etmenin meşru sebebi gören bir kafa…

Seçimi kazandım, o halde haklı olan benim, istediğim herşeyi yaparım, karşımda olanlara hayat hakkı yok diyen, bu zihniyetle 4 yıldır koca bir ülkeyi mahveden bir kafa…

Cahil cesur olur. Cehaletin verdiği bir kör cesarettir bu… Herşeyi yakıp yıkar Koca bir ülkeye, bir millete maliyetini düşünmez. Devletin bütün kurumlarını emelleri için tahrip eder. Devletin verdiği gücü düşman bellediği insanları ezmek için kullanır.

Zaman gazetesi yazarları hakkındaki iddianameden sonra Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak için de aynı iddianame yazıldı. Onlar için de üçer defa müebbet hapis cezası istiyor işbirlikçi başka bir savcı…

Nazlı Ilıcak, Yassıada’da hapis yatmış bir babanın kızı ve ömrü demokrasi mücadelesi ile geçmiş…

Ahmet Altan ve Mehmet Altan, Çetin Altan‘ın oğulları…

Çetin Altan, “Hayatımı yazar mısın?” diyen merhum Turgut Özal‘a, “Faili meçhulleri aydınlatamayan bir ülkenin cumhurbaşkanısınız, hayatınızı yazmam” cevabını vermişti.

Bir de bugün Saraydaki şahsın etrafında dolanan; elini, eteğini öpen sözde yazarlara bakın…

Ahmet Altan ve Mehmet Altan, babalarının doğduğu evin yerine inşa edilen mütevazi apartmanda yazarlık ve öğretim üyeliği geliri ile geçinen iki gerçek entelektüel… Bir de şimdi şaibeli servetlere sahip olan gazeteci ve yazar kılıklı adamlara bakın…

Konulduğu nezarethanede Ali Bulaça, “Ali Bulaç, Reis’in kıymetini bilemedin, daha çok sürüneceksin. Bak Ahmet Taşgetiren Reis’in kıymetini bildi, şimdi nerelerde…” diyen polis şefini hatırlayın…

Bu cümlelerde iki şey var: Birincisi, Ali Bulaç‘a böyle hitab etme gücünü ona veren cehaleti, ikincisi bu dönemin işbirlikçilerinin prototipi…

Evet, “Reis” denilen şahıs, Ali Bulaç‘a da çok teklifler yaptı. Ona haber gönderdi. “Zaman’dan ayrılsın, Habertürk’e geçsin” dedi. Ali Bulaç teklifi kabul etmedi. Bu sefer, “Zaman’da yazı yazmayı bıraksın” dedi. Ali Bulaç yine kabul etmedi. Gerçek bir alim tavrı… Hangi güç, doğrunun izindeki bir alimi rüşvetle elde edebilir? Tarihte nice örnekleri var ki, böyle alimler hapislere girer ama, satın alınamaz.

Mümtaz’er Türköne‘ye, şimdi hükümette olan bir adamını gönderdi Saraydaki Şahıs… “Sabah gazetesine istediği maaşla geçsin…” teklifini Mümtazer hoca çok sert bir dille reddetti. Sarayın adamını, “Ben satılık bir adam mıyım?” diyerek kovdu. Mümtaz’er hoca da mütevazi yazarlık geliri ile geçinen bir insandı. Hatta maddi sıkıntı yaşadığı için üniversitede derse başladı. Polis şefinin dediği Reis’in kıymetini bilenlerden olsa, şimdi el üstünde tutulacaktı…

Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak... Hepsinin hikayeleri aynı… Herkese bir fiyat biçilen bu dönemde, satın alınmayı reddeden, neye inanıyorlarsa onu söyleyen gerçek entelektüeller…

Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak, Hizmet Hareketi’nin toplantılarına katılsalar da, Hizmet‘e yakın gazete ve televizyonlarda yazı yazsalar, program yapsalar da, her zaman bağımsız kimlikleriyle hareket etmiş insanlar…

Ahmet Altan ise Hizmet‘e yakın medya organlarında ne yazı yazmış, ne program yapmış… Romanlarını yayınlayan yayınevi sahibinin ısrarını kırmayarak ve Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünerek Taraf gazetesini yönetmeyi kabul etmiş bir isim… O dönemde yaşadığı maddi sıkıntıları yakından biliyorum.

Türkiye bugün, İslam’ın ruhundan uzak ama, İslam’ın bütün argümanlarını kullanarak kitleleri aldatan bu cahil kafanın elinde işte böyle acılar yaşıyor. Ülkenin gerçek aydınları ve entelektüelleri hapishanelerde çile çekiyor.

Bu insanları yakından tanımak, insana ayrı bir acı daha veriyor.

Bu acıyla beraber, bu onurlu duruşlarının gelecek nesiller için ifade edeceği manayı bilmenin sevinci de var içimizde…

Almanya’da Hitler’in gazeteleri, Albert Einstein’in vatana ihanet suçlarını listeler halinde yayınlıyordu. Zamanında Almanya’yı terk ettiği için canını kurtardı. Sonra ne oldu? Einstein, nobel fizik ödülü kazandı, insanlık tarihine en büyük bilim adamlarından biri olarak geçti.

Peki kendisini ebedi şef olarak gören Hitler’e ne oldu? Bir sığınakta intihar etti. Bir ülkeyi yıkarak, bir milleti mahvederek öldü gitti Hitler…

Hitler de geniş kitleleri aldatarak böyle seçimler kazanmamış mıydı?..


Kaynak: Samanyoluhaber