Kim terör örgütü?

177

[Konuk Yazar: Umut Kalaycı]

Hukuk devletinin tabutuna son çivinin çoktan çakıldığı Türkiye’de, yürürlükteki mevzuatın artık sadece yazılı bir metin olmanın ötesinde bir anlamı kalmadı. Son hızla terörize edilen devlet, bilinmez bir sona doğru yol almakta.

Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Terörle Mücadele Kanunu’na göre, Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden birini uygulayarak değiştirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek amacıyla bir örgüte mensup kişiler tarafından işlenen eylemler “terör suçu”dur. Anayasa’nın 103. maddesine göre, “Anayasa’ya ve hukukun üstünlüğüne” bağlı kalacağına “namusu ve şerefi” üzerine yemin ederek göreve başlayan Cumhurbaşkanı’nın 104. maddeye göre görevi ‘Anayasanın uygulanmasını’ sağlamaktır.

Eğer bir Cumhurbaşkanı,

Devlet içinde oluşturduğu kendisine sıkı sıkıya bağlı bir ekiple, Anayasaya ve uluslararası hukuka açıkça aykırı olarak, iç savaş halindeki bir ülkedeki terör örgütüne silah sevkiyatı yapıyorsa,

Şiddetin ve terörün her türlüsüne açıkça karşı olan dini bir grubu, sırf kendisine biat etmediği için, “Bu cemaat tepemi attırmasın. Bir savcı iki polisle onları dünyada terörist ilan ederim” diyerek tehdit ettikten sonra, kendisine bağladığı yargı ve emniyet görevlileriyle kanunları, Anayasayı ve temel insan haklarını hiçe sayarak dediğini yapıyor ve dini grubu “terör örgütü”, sempatizanlarını da “terörist” ilan ediyorsa,

Hem kanunlarla ve Anayasayla hem de uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan temel insan haklarını yok sayarak, dini bir grubu “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar” kapsamında yargılanması gereken eylemlerle yok etmeye çalışıyorsa,

TSK içinden bazı komutanlar ve MİT’le birlikte hazırladığı “planlı bir darbe senaryosu” ile yüzlerce insanın ölümünü ve ülkenin iyice karanlığa sürüklenmesini “bu Allah’ın lütfu” diyerek karşıladıktan sonra; oluşturduğu kargaşa ortamında “olağanüstü hal” ilan edip, yüzbinlerce insanı kanun,Anayasa ve AİHS’yi hiçe sayarak işlerinden atıyorsa, onbinlerce insanı delilsiz olarak gözaltına aldırıp işkence ettiriyor ve tutuklatıyorsa, binlerce insanın malvarlığını gasp ediyorsa,

Kendisine bağlı, silahlı, her türlü operasyonu yapabilecek, hiçbir hukuki denetime tabi olmayan “paralel bir ordu” kuruyorsa; hatta bu orduyu “planlı darbe senaryosu”nda kullanarak birçok kişiyi öldürtüyorsa,

Batılıların El Kaide, Taliban ve IŞİD gibi terör örgütlerinden duymaya alışkın oldukları tehditlere benzer şekilde, “hiçbir Avrupalı hiçbir Batılı güvenle huzurla sokağa çıkamaz” diyerek Avrupa’yı tehdit ediyor ve ülkenin adını terör örgütleriyle birlikte anılır hale getiriyorsa, hatta Türkiye’nin Batıya terör ihraç etme potansiyeline sahip bir ülke olduğu algısını tüm dünyada oluşturuyorsa,

Kanun, Anayasa ve uluslararası sözleşmelere açıkça aykırı olarak, kendisine muhalif medya organlarını kapatıp yüzlerce gazeteciyi tutuklatıyorsa, tutuklamalara yönelik eleştirilere de, henüz yargılama dahi yapılmamışken “bunlar gazeteci değil, terörist” diyerek bu kişiler hakkında verilecek mahkeme hükmünü ilan ediyorsa,

Yurtdışında yaşayan dini bir grubun liderini, uluslararası hukuku hiçe sayarak, kaçırma planları yapıyorsa, bu plan için bakanlarını gönderip pazarlık yaptırıyor, sonuç almak için rüşvet dağıtıyorsa,

Bir dini gruba yakın/mensup oldukları iddiasıyla Avrupa ülkelerinde Diyanet Teşkilatı imamları vasıtasıyla fişlettiği kişileri, organize ettiği militanları ile tehdit, yaralama, mallarına zarar verme gibi suç oluşturan fiilleri işletmek suretiyle, sindirmeye/yok etmeye çalışıyorsa,

Üstelik yukarıda sayılanların biri dahi normal bir hukuk devleti için tahammül edilemez bir yük iken, bunların hepsini ve hatta çok daha fazlasını hep birlikte yapıyorsa, bu kişi artık demokratik hukuk devleti olan bir ülkenin Cumhurbaşkanı olarak değil; bir terör örgütünün lideri olarak anılır.

Eğer bir istihbarat kurumu, yapması gereken asıl işleri bir yana bırakıp, şiddetle ilgisi olmayan insanları hukuka aykırı olarak “terörist” olarak fişliyorsa, hatta muhalif kesimden susturmak ve tasfiye etmek istediklerini de bu listelere ekleyerek, bu kişiler hakkında soruşturma başlatılmasını sağlıyorsa, bu kurum artık Milli bir istihbarat kurumu değil, o terör örgütünün muhaberat teşkilatıdır.

Eğer bir savcı, o muhaberat teşkilatı tarafından önüne konulmuş yasadışı fişleme listelerine dayanarak, ortada bir suçun işlendiğine dair yeterli delil olmadığı halde, insanlar hakkında gözaltı kararı verip tutuklamaya sevkediyorsa; bir hakim aynı listelere dayanarak delil olup olmadığına bakmaksızın masum insanları tutukluyorsa, bu kişiler artık bağımsız yargı erkinde görev yapan hakim-savcılar değildir; o terör örgütünün yargıya sızmış unsurlarıdır. Verdikleri kararlar da, işledikleri suçların belgeleridir.

Eğer bir polis, suç işlediğine dair delil bulunmayan, sadece dini bir grubun içinde yer aldığı iddiasıyla oluşturulan listelerde ismi olduğu için gözaltına alınan bir kişiyi, tehdit ve değişik işkence yöntemleri uygulayarak konuşturmaya ve böylece delil üretmeye çalışıyorsa; kelepçe takılmasına dahi gerek olmadığı halde, bu kişilerin ellerini arkadan kelepçeleyerek medya mensuplarına şov yapıyor ve masumiyet karinesini ihlal ederek kişileri afişe ediyorsa, bu kişi artık hukukun uygulayıcısı bir polis değil, o terör örgütünün silahlı militanıdır.

***

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum maalesef tam olarak budur. Bir örgüt demokratik kurumları kötüye kullanmak suretiyle devleti ele geçirmiş, muhalefeti sindirmiş, medyayı susturmuş, Anayasa’da tanımlanan “demokratik hukuk devleti”nden söz etmeyi imkansız hale getirmiştir. Bugün artık medyada o örgüt aleyhine bir söz işitmek neredeyse mümkün değildir. Herşey örgütün istediği mecrada akmaktadır. Örgüt kime düşman derse düşmandır, teröristtir; kime dost derse dosttur artık. İhalelerin kime verileceği, hangi kişilerin işe alınacağı, kimlere yardım yapılacağı gibi konularda kararlar tamamen o örgüte biat/yakınlık kıstasına göre verilmektedir. O örgüt içinde kabul görmenin temel şartı, örgütün liderine koşulsuz itaat ve bağlılıktır. Rakipler örgüte mensup olmamakla eleştirilerek saf dışı edilmektedir. Facebook, Twitter gibi sosyal medyada, örgüt liderinin resimlerini ve sözlerini paylaşmak örgüte yakınlığı ispatlamanın ve “terörist” olarak bir operasyona maruz kalmamanın yolu olarak görülmektedir. Özgürlük örgütün istediği kadar vardır ve böyle bir ülkede yaşamak örgüt mensuplarıyla iyi geçinmeye bağlıdır.

Bunca baskıya, karartmaya ve kısıtlamaya rağmen hergün “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar” kapsamında yargılamaya konu edilmesi gereken yeni bir suç haberi medyada yer almaktadır. Örgüt tarafından işlenen bu suçların, örgütün sopası haline gelmiş yargı tarafından soruşturulmasını ve adil bir şekilde yargılamaya konu edilmesini beklemek hayaldir. Hitler Almanyası’nda, Ruanda’da ve Bosna’da yaşananlar gibi acı örneklerin bir daha yaşanmaması için Birleşmiş Milletler bünyesinde, 1998 yılında, Roma Statüsüyle Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu. Bu mahkeme, suçun işlendiği ülkede mevcut fiili ya da hukuki imkansızlık nedeniyle yargılanması mümkün olmayan/yargılanmayan “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar” ve savaş suçları gibi suçları yargılamaktadır. Bu nedenle, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin derhal olaya el koyması, o silahlı terör örgütünün yönetici ve üyelerinin Lahey’de yargılaması gerekmektedir. İnsanlık ailesinin nadide bir çiçek gibi yetiştirip büyüttüğü evrensel temel insani değerleri, bu yeni nesil terör örgütünden korumanın başka bir yolu yoktur.

(TR724)