Erdoğan, Kaddafi ve Saddam’ın Altın Merakı; tek Adamlar Altın Sever!

[Erman Yalaz]

Amerikan askerleri, 2003’ün Mayıs ayında Irak-Suriye sınırındaki El Kaim şehrinin yakınında bir kamyonu durdurdu. Kamyonun içinde 18’er kiloluk 2 bin külçe altın vardı. Altınların değeri 500 milyon dolardı. Birkaç gün sonra kuzeyde, Kerkük’teki bir durakta bir kamyon aramaya takıldı. Onun içinden de 100 külçe altın çıktı. Değeri 350 milyon dolardı. Bir başka aramada aynı bölgede bu kez 700 milyon dolar değerinde 1,183 külçe altın bulundu. Yine aynı dönemde Bağdat’ın güneyinde Hille şehrindeki bir benzin tankerinde 90 milyon dolar değerinde külçeler ele geçirildi. Üzerlerinde bir bankaya ait olduğunu gösteren işaret ya da mühür yoktu, eritilmiş, kalıp haline getirilmişlerdi; farklı gramajlardaydılar.
Ele geçirilen altınlar Ali Baba ve 40 Haramiler’deki meşhur Haramibaşı’nın hazinesi değildi. Bir süre sonra anlaşıldı ki, bu altınlar Saddam Hüseyin’indi. Haberler medyaya yansıdığında altınların Irak’taki yeni hükümete devredileceği konuşulmuştu ancak akıbetleri hala meçhul. Nisan 2003’te ABD askerleri Irak’a girmiş, ‘kitle imha silahları’ arama bahanesiyle ülkeyi fiilen işgal etmişti. 13 yıldır süren otorite boşluğunu ve silahlı grupların çatışmasını getiren bu müdahalenin içinde, buna benzer ilginç gelişmeler de yaşandı.
Sonuçta anlaşıldı ki, tek adamların, baskıcı rejimlerin sahiplerinin, her meselede olduğu gibi, ülkedeki serveti de şahsileştirdikleri bir gerçekti. Bunu yapmanın en etkili araçlarından birisi altındı. Diğeri, arazi ve mülkler üzerinden ülkeyi parsellemekti.
Benzer bir hikâye, Libya’da da yaşandı. 2011’de halkı tarafından linç edilerek öldürülen Kaddafi’nin 200 milyar dolara yakın serveti olduğu ortaya çıkmıştı. Celebrity Net Worth sitesinin gelmiş geçmiş en zengin insanlardan oluşan listesine üst sıralardan girmişti Kaddafi. İddialara göre ‘Çöl tilkisi’ lakaplı Kaddafi’nin nakit paraları Güney Afrika’da 7 gizli sığınakta saklanıyordu. Buraya, 62 ayrı uçakla taşınmıştı.
Dövizi bırakalım altına bakalım
Bu hikâyelere geri dönelim, ama aslında son günlerde bu konuda bizi hatıralara sevk eden şey, güncel altın tartışmaları. Türk Lirası son iki haftadır, Dolar ve Euro karşısında, Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesini gördü. Rekor üstüne rekor kırıyor. Haliyle piyasalar üzerindeki döviz baskısı ve ekonomik kriz konuşuluyor şimdilerde.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, hatırlarsanız, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın bir toplantısında “Finans sektöründe katılımcı finans anlayışının, para biriminde hatta altına endeksli bir adımın atılmasının çok daha isabetli olacağı inancındayım. Altınla ifade ettiğimiz zaman bu para birimlerinin baskısı altında kalmayız” deyivermişti. Bu sözleri duyduğumdan bu yana, Saddam ve Kaddafi’nin altınla imtihanı aklıma geliyor.
Erdoğan, ‘uluslararası döviz baskısından kurtulmak’ tabirini kullanmıştı bu konuşmasında. İslamî finans sisteminin 2015’te 2,1 Trilyon Dolar’a ulaştığını, sistemin potansiyelinin 7 trilyon doları bulduğunu söyledi. Tabi Türkiye’nin en büyük faizsiz bankacılık ve finans devi olan Bank Asya’ya bir buçuk yılda kendi talimatlarıyla nasıl çöküldüğüne, küçülmede bunun etkisine değinmedi.
Adalet, güven ve hukuk devletinin ekonomileri büyüttüğünü; aslında sermayelerin en büyüğü olduğunu da anlatmadı. Daha ‘kestirme’ bir fikir olarak, (döviz) para birimi yerine altına endeksli bir ticaret önerdi. Bunu ‘spor olsun’ diye söylediğini düşünmesin kimse. Gerçekten de Erdoğan’ın ve yakın ekibinin altın ve ticaret hususunda tecrübe sahibi olduğunu unutmadan, konuyu ciddiye almak gerekir.
Şahsî serveti giderek katlanan bir lider
Reel ekonomik değerler açısından Türkiye’nin ticaretini altın merkezli bir sisteme göre yapacağını söylemek çok hayalcilik olur belki. Ancak altın işinin yakın tarihin ihraç ve ithalat rakamlarının içinde önemli yeri olduğunu gözden kaçırmayalım. Altın ticareti ve hesabı aslında Erdoğan ve iktidarının çakıldığı imtihanın da özüydü.
Siyasete girdiğinde 5 bin 110 lira serveti bulunan Erdoğan’ın aradan geçen 18 yılda serveti resmi bildirimlerine göre 730 kat arttı. Urla villaları, arsalar, çocuklarının sahip olduğu gemicikler… Bunlar bilinen kısmı. Bir de İsviçre hesaplarında olduğu iddia edilen ve Bilal Erdoğan’la arasındaki konuşmadan anlaşılan ‘milyonlar’ var. 2014’te Huffington Post’ta yayınlanan bir habere göre, bilinen 5 milyon TL serveti var. 2010’daki mal beyanına göre nakit mal varlığının yüzde 85 arttığı görülüyor.
Altın denince akla… Hemen onun adı gelir…
Altın meselesi ise 3 yıl önceki yolsuzluk soruşturmalarında ortaya çıkmıştı. Hatırlanacaktır, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonları gerçekleştiğinde ayakkabı kutularından dövizler çıkmıştı ancak işin merkezinde daha çok altın ticareti vardı. Nitekim şu anda ABD’de yargılanan Reza Zarrab, bu altın ticaretinin odağındaydı.
Zarrab, polis fezlekelerindeki iddialara göre dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e verdiği rüşvet yardımıyla Türk vatandaşlığı almıştı. Zarrab, İran’a uygulanan uluslararası ekonomik yaptırımları delmek amacıyla petrol, doğalgaz ve altın ticareti üzerinden bazı işler çeviriyordu. Aracı ülkeler arasında Türkiye de vardı. Zarrab’ın network’ü Türkiye’deki siyasetçileri ‘rüşvete’ bağlamıştı.
Reza Zarrab işi başlarda hayli gizliydi. 17 Aralık’a kadar ismi çok az yerde geçti. Ancak operasyonlardan sonra müthiş bir alenilik kazandı. Öyle ki A Haber’e çıktı, Türk bayrağının önünde açık açık “Cari açığı ben kapattım” diyecekti. 2012’de Türkiye’nin altın ihracatının yüzde 46’sını tek başına yaparak rekorlar kitabına girdi. Türkiye’ye inip kalkan ve hiçbir kaydı bulunmayan uçaklarda külçeler halinde altın taşıdığı iddia edildi. Telefon konuşmalarında, seçimlerden önce ihracat rakamlarını ‘iyi’ göstermek için ‘altın ticareti yaptığı’ ortaya çıktı.
İran’la anlaşmanın karşılığı rüşvet
Zarrab, İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ile de yakın ilişki içindeydi. Bir de İran’da Babek Zencani isimli bir ortağı vardı. 3 yılda Türkiye’den İran’a 8 milyar dolarlık altın gitti, o dönemde biriken ve bekleyen altın miktarı ise 13 milyar dolar olarak anılıyordu.
Sistem şöyle işliyordu: İran, parasını alabilmek için ABD ve BM ambargolarını delerek Halkbank’a hesap açmıştı. Sorun sadece ambargonun delinmesinden ibaret kalmadı. AKP’li bakanlar, “Su akar Türk bakar” sözünü tersine çevirip bu büyük akıntıdan “paylarını” da aldılar. Bu ticaret yoluyla Türkiye’ye hesapsız kayıt dışı para sokulurken, devletin kasasına girmesi gereken vergiler, ‘devlet adamlarının’ (!) cebine rüşvet olarak girdi.
ABD’deki yargılamada da bu para transferleriyle ilgili bilgiler ortaya çıktı. Zarrab’ın ödediği rüşvetlerle ilgili olarak tuttuğu bir Excel dosyasında “Cash to Cag” ve “Cash to Yukarı(*)(Yukarıya Nakit anlamında)” şeklinde iki kalem vardı. İlkinin Zafer Çağlayan’ın kısaltması olarak “Cag” olduğu düşünülüyordu. Bu listede “Cash to Yukarı” kaleminde 12 Kasım 2012’de 2 milyon 100 bin Euro’luk bir ödeme görülüyordu. Bu “Yukarı”nın neresi olduğu Türkiye’deki soruşturmada ortaya çıkamadı, belki ABD’de ortaya çıkar.
Akın İpek’in altın madenleri de konuyla ilgili
altin1Altın demişken, Akın İpek’in başına gelenleri atlamamak lazım. Hizmet Hareketi’ne yakınlığı bahane edilerek önce özgür yayıncılık yapan medyası susturulan sonra iştah kabartan altın madenlerine ‘çökülen’ Akın İpek’le ilgili sürekli algı haberleri yapılıyor. Yakın zamanda Angels Peninsula isimli otelinde 18 ton altın sakladığı iddia edildi ve iş o kadar abartıldı ki Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kayyımlar otelde kazı bile yaptılar.
Koza Altın İşletmeleri’nin üretim kapasitesinin belli olduğunu anlatan Akın İpek, bu absürt iddiayı çok net bilgilerle yalanladı: “18 ton altın, 600 bin ons demektir. Bu da Koza Altın’ın 1000 üretim günü yani 3 yıllık toplam üretimine denk gelmektedir.” dedi. Yerli ve yabancı şirketler tarafından sürekli olarak denetlenen halka açık bir şirketin bu miktardaki bir üretimi gizleme ve saklama şansının bulunmadığını dikkat çeken Akın İpek, güvenlik kameraları sürekli açık ve yüzlerce işçinin çalıştığı bir şirketten yasadışı yollarla altın çıkarmanın mümkün olmadığını söyledi.
Ancak Akın İpek örneğinde görülen şey, iktidarın belki de başından beri hesapladığı bir çeşit ‘servet değişimi’ydi. Bu iftiralar yoluyla Akın İpek’in madenlerinde üretilen altının bir kısmının ‘kayıt dışı’ olarak çıkarılacağı ve bu ‘kayıt dışı’ altının da CASH TO YUKARI hamlesiyle, yukarılara doğru hareket ettirilmesi ihtimaller dâhilinde. Servet değişimi, devlet imkânlarıyla ve propaganda makinesiyle gerçekleşiyordu.
Saddam ve Kaddafi, ülkelerini değil kendilerini düşündüler
Bu konunun Saddam ve Kaddafi’nin altınlarıyla ne alakası var diyenleriniz olacaktır. Hatırlatalım. Saddam, Baas rejimi kurarak elde ettiği iktidarının 20. yılında devrildi. Halkına kan kusturdu. Sadece kendisiyle ayakta kalabilecek şekilde bir ‘devletçik’ kurmuştu Saddam ve o yıkılınca Irak tamamen kaosa yenik düştü.
Kaddafi, 1969’da yaptığı askerî darbe ile başa geldi. 42 yıllık iktidarının son demlerini ülkesinin refahını sağlamakla değil 200 milyar dolara yaklaşan şahsi servetini kurtarma çabasıyla geçirdi. (Garip bir tevafuk, Kaddafi de Avrupa’yı sıklıkla ‘mültecileri salmakla’ tehdit ederdi.) Her iki lider de, kurdukları baskıcı rejimlerin ortasında ülkeyi ‘şahsî mülkleri’ gibi görmek hastalığına yakalanmıştı. Bir noktadan sonra ülke ekonomisini şahsî çarklara bağlamışlardı.
Ne demişti Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş bir keresinde? “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular!”
(TR724)