İtiraf edelim bir iç savaşımız var

960

HABER ANALİZ – DOĞAN ERTUĞRUL

Kilis’te, Hatay’da, Şanlıurfa’da… Hatta Cizre’de Nusaybin’de, Şırnak’ta, Sur’da… Patlayan bombalar, yıkılan kentler, hayatını kaybeden siviller, her gün gelmeye devam eden şehit cenazeleri… İtiraf edelim artık bizim de bir iç savaşımız var.

Huda Bereket’i tanımanızı isterdim. İç savaş yıllarında ülkesini terk etmek ve Fransa’ya göçmek zorunda kalan Lübnanlı kadın yazar Huda Bereket’i.
Maruni bir aileden geliyordu. Sanıyorum kendisi de öyleydi. Ama hiç konuşmadık dini kimliğini, inancını. Çünkü kimliklerin çok ağır çağrışımları vardı onun için. Bir iç savaş yaşamış, yakınlarını kaybetmişti. Bir gün neden Lübnan’ı terk ettiğini anlatırken “Ben,” demişti “Ölürüm ya da çocuğum öldürülür korkusuyla kaçmadım Lübnan’dan. Çocuğum katil olur diye korktum.”
Bir anneydi o. Her anne gibi çocuğunu her türlü kötülükten korumak istiyor ve korkuyordu. Hayır, sadece ölümden değil, çocuğunun başkalarını öldürmesinden, katil olmasından korkuyordu. 2005 Mayıs’ıydı. O zamana kadar Lübnan’a hiç gitmemiştim. Huda’nın sözleri iç savaşla anılan eşsiz Beyrut’u görme istediğimi bir kat daha artırmıştı.

Bir savaştan bir savaşa
Ve 1 yıl sonra, 2006’da Beyrut’a gittim. Evet, iç savaş yıllar önce bitmişti. Ama bu kez İsrail-Hizbullah savaşı vardı. Şehirden büyülenmiştim. Benzersiz bir çekiciliği vardı Beyrut’un. Mimarisi, ritmi, sokakları… Kentin özellikle Hizbullah kontrolündeki Dahiye bölgesi İsrail saldırıları nedeniyle büyük zarar görmüştü.
Dönemin İsrail Dış İşleri Bakanı Livni’nin “Ülkem harabeye döndü!” diye gözyaşı döken Lübnan Başbakanına “Ekranlarda ağlayacağına ülkeni koru!” diye diskur çektiği günlerdi. Hali hazırdaki durum çok hüzünlüydü ve devam eden savaş nedeniyle iç savaşın bu şehirde yol açtığı yıkımı yeterince görememiştim.
2014 Mart’ında yeniden gittim Beyrut’a. Bu kez uzun süreli kalmak için. Kaldım da. Adım adım dolaştım, Feyruz’un “Li Beyrut” ile ölümsüzleştirdiği şehrin sokaklarını. Ve bu kez iç savaşın izlerini görme fırsatı buldum. Eşrefiye’de, Hamra’da, Ras El Nebe’de, Dahiye’de…

‘Siperler’ birbirine ne kadar yakın
Onca şey arasında iç savaşı en çok ne hatırlatıyordu derseniz, kapısına belli ki yıllar önce kilit vurulmuş bahçesi bakımsızlıktan yok olmuş evler, derim. Üzerinde hala kurşun ve roket mermilerinin izleri bulunan binalardan bile daha fazla. Kim bilir, kimler yaşadı o evlerde? Sonra nereye gittiler? İç savaş bittikten sonra neden dönmediler? Dönmeseler bile neden evlerini öyle metruk, öyle hüzünlü bıraktılar? Oralara hangi hatıraları gömdüler?
Sadece sokaklarda değil zihinlerde de çok canlıydı iç savaş. Dr. Muhammed Nureddin, Hıristiyan semti Eşrefiye civarında kahve içtiğimiz bir binanın konumunu “İç savaşın en önemli çatışma hatlarından biriydi.” diye anlatmıştı. Tarik-i Şam diye bilinen yolun bir tarafında Müslüman diğer tarafında Hıristiyan siperleri varmış.
Düşünün ki savaş öncesi evler bu kadar yakın. Yolun bir tarafı ve diğer tarafı. Ama iç savaş çıkınca aynı yol siper, cephe… Şu taraf Hıristiyan şu taraf Müslüman… İşte 1990’a kadar 15 yıl süren o savaşta 300 bine yakın insan hayatını kaybetmiş, 1 milyondan fazla insan ise ülkeyi terk etmişti. Huda o mültecilerdendi.
İç savaşın bitmesinden 20 yıl sonra Lübnan’da Müslüman-Hıristiyan gerilimi geride kalmıştı. Ama Lübnan başka bir iç savaş tehlikesi altındaydı. Üstelik bu kez Müslümanlar arasında… En somut ifadesini ilk kez Müslüman semti Ras El Nebe’de görmüştüm. İç savaş dönemi Müslüman cephesinin içinde. Burada bir sokak vardı. Sünni camiine çok yakın mesafede. Bir çıkmaz sokak. Girişi beton bariyerler ve tel örgülerle kapatılmış. Önünde -muhtemelen silahlı- nöbetçiler var.

Şii camileri, Sünni camileri…
Neden peki bu güvenlik? Çünkü o çıkmaz sokakta Şii aileler yaşıyor. Nereden anlıyoruz? Çünkü duvarlarda Suriye bayrakları ve Esad fotoğrafları var. Sadece o sokakla mı sınırlı bu koruma? Bugün hala şehrin dikenli teller, beton barikatlarla en sıkı korunan mekânları, camiler. Kimden koruyorlar? Şii camilerini Sünnilerden, Sünni camilerini Şiilerden… Trablus’ta ve Suriye sınırındaki bölgelerde bu gerilim onlarca insanın hayatına mal oldu.

Suriye’den bölgeye hediye
Biliyoruz ki bu çatışmanın fitili Suriye’de ateşlendi. Savaşının ilk aylarında ve 2012’de bizzat görmüştüm. Önce Şam sokaklarında… Ardından o güzelim Halep’te… IŞİD yoktu henüz. Sahada Suriye ordusu ve onun örgütlediği milisler ile kim olduğunu kimsenin bilmediği ama çoğunluğu yerel savaşçılardan oluşan muhalifler vardı. Yıllarca yan yana aynı mahallelerde köylerde yaşamış insanlar birbirlerini öldürüyordu. Sünniler Alevileri, Aleviler Sünnileri… Sonra Araplar Kürtleri, Kürtler Arapları… Sonra kendilerine Cihatçı diyen teröristler herkesi öldürmeye başladı.
Sanıyorum o günlerde kimsenin aklına Türkiye’de birkaç yıl sonra benzer bir çatışma yaşanacağı gelmezdi. Neden gelsindi ki. Çözüm süreciyle 30 yıldır süren düşük yoğunluklu savaş bitme aşamasına gelmişti. Erdoğan, her gün ülkeye barışı getiren, Kürt sorununu çözen lider olarak selamlanıyordu. Üstelik ülkeye barış getirmekle kalmıyor bölgeye de nizam veriyorduk. Hani şu Emevi Camii’inde namaz hayalleri kurduğumuz günler. Suriye’de bir iç savaş yaşanıyordu ve Türkiye o savaşın en büyük kazananı olacaktı. Bir iç savaşın kazananı olmak? Ne demekse artık…
İç savaşı ülkemize taşıdık
Ankara’da görevli İranlı bir diplomat Ankara’nın hayalleri için müstehzi bir ifadeyle “Türk dostlarımız Suriye’yi avuçlarının içi gibi bildiklerini söylüyorlar.” demiş ve avuçlarını göstererek eklemişti: “O avuçlar neresi ve kimin avucu bilmiyoruz ama Suriye olmadığı kesin.”
Hayır, o iç savaşın kazananı olmadık. İç savaşı ülkemize taşıdık. Kilis’te, Hatay’da, Şanlıurfa’da… Hatta Cizre’de Nusaybin’de, Şırnak’ta, Sur’da… Yüzde 49’luk halk desteğine rağmen… Patlayan bombalar, yıkılan kentler, hayatını kaybeden siviller, her gün gelmeye devam eden şehit cenazeleri… İtiraf edelim artık bizim de bir iç savaşımız var.
Ama maalesef Huda’nın dile getirdiği gibi ölümleri yüceltmeyi bırakın, savaşta çocuklarının ölümlerini katil olmalarına tercih edecek vicdanımız yok.