Burs, kurban ve zekâta veya Yeldeğirmenlerine savaş açmak! – Veysel Ayhan

1590

Dünya tarihinde burs, sadaka ve zekâta savaş açıldığı bir dönem yoktur diye düşünüyordum. Anadolu toprakları zaman zaman düşman işgaline uğramış; Yunan’ı, İngiliz’i, Fransız’ı, Rus’u bu toprakları işgal etmiş halka zulmetmiş. Fakat hiç bir zaman işgalciler o günün yardım kuruluşu ‘Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne saldırmayı düşünmemiş, Hilal-ı Ahmer’in hastanelerine dokunmamış, fakir halka yiyecek sağlamak için organize olan insanlara mani olmamışlardır. Yani en şedit düşman bile yardım, zekat ve sadakaya savaş açmamış. Zulümlerini oraya tırmandırmaktan hicap etmişler. Bu sebeple yaşadıklarımızın emsali yok sanıyordum ki gazetemiz yazarı Ali Ünal’ın dün yazdıkları ile yanıldığımı anladım. Meğer emsali varmış. İslam’ın ilk yayıldığı yıllarda nifakın baş temsilcisi Abdullah İbn Übeyy b. Selûl ve etrafındaki münafıklar “Resûlullah’ın yanındakilere infakta bulunmayın ki, dağılıp gitsinler!” (Münâfikûn: 7) diyerek, zekât ve sadakaya engel olmaya çalışıyorlarmış. Bu yardımlara mani olduklarında onların dağılıp gidecekleri hesabı yapmakta imişler. İşin tuhaf yanı engel olmaya çalışanlar, münafıklıklarını namaz kılarak gizleyenlerden imiş. Mâ’ûn suresinden anlaşılacağı gibi Mekke’de infaka mâni olmaya çalışanların, şeklî de olsa namaz kılan münafıklar olduğu anlaşılmakta. (Maun: 4, 7)

Her gün bir başka şehirde burs, kurban, zekât ve sadaka verenlere operasyon yapıp saldıranların beklentisi şu: Hizmete gönül verenler korksun, dağılsın ve ekonomik sıkıntı sonucu eğitim ve yardım hizmetleri yapılamaz hale gelsin.

yrm

Tezgâh gerçekleşebilir mi?
Bu operasyonları yapanların hesaplarının tutmayacağına Kur’an’da teminat var. Ayetin devamı şöyle: “Onlar: Resûlullah’ın yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.” (Münâfikûn: 7)

Göklerin ve yerin hazinelerine sahip olan Cenab-ı Allah, ihtiyaçların sekteye uğramayacağına teminat veriyor. Geriye kalan hizmet gönüllülerinin durumu. Vefalı olup olmayacakları… Sadakatlerini sürdürüp sürdüremeyecekleri… Rüzgârda savrulup savrulmayacakları…  Oysa Allah’a sırtını dayayan bir insan sivrisineklerden endişe ettiği kadar bile bu hadiselerden korkmaz. Çünkü Allah’ın sinek kadar bile değer vermediklerine bunun ötesinde değer vermek, önem atfetmek Allah’a saygısızlık olur.

Daha önce dikkatimi çeken ve aktardığım bir hadis-i şerifi ilahiyatçıların affına sığınarak bugün tekrar alıntılıyorum:

“Kıyamet günü Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyuracak:

-Ey âdemoğlu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin! Kul:

-Ey Rabb’im, Sen Rabbü’l-âlemîn iken ben Seni nasıl ziyaret ederim?

Cenab-ı Hakk:
-Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu etseydin, yanında beni bulacaktın!

Cenab-ı Hakk:
-Ey âdemoğlu, ben senden yiyecek istedim ama sen Beni doyurmadın! Kul:

-Ey Rabb’im, ben Seni nasıl doyururum! Sen ki âlemlerin Rabb’isin.
Cenab-ı Hakk:

-Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin, onu yanımda bulacaktın.

Cenab-ı Hak:
-Ey âdemoğlu! Ben senden su istedim, Bana su vermedin! Kul:

-Ey Rabb’im, ben Sana nasıl su içirebilirim, Sen ki âlemlerin Rabb’isin!
Cenab-ı Hakk:

-Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu benim yanımda bulacaktın!” (Müslim, Birr 43)

Ürperten cümleler
Dünya, Allah’ın kullarına verdiklerinin ihtiyaç sahiplerine verip vermeyeceğinin sınandığı bir imtihan meydanı. Yeryüzündeki tüm eksiklikler, ihtiyaçlar, yardıma muhtaç insanlar, hastalar, yetimler… İnsan için birer sınav. Allah bir insana, muhtaçlara yardım edebilecek ekonomik güç verdiyse ve bu insan ihtiyaçları dışında bu maddî imkânları saklıyor, biriktiriyor, neler olacağını bilemediği bir istikbal için sigorta olarak istifliyorsa kaybedebilir.

Baskılardan ürken, yapması gerekenlerden vazgeçenler, ahirete gittiğinde şu cümlelerle karşılaşıp mahcup olur mu acaba?

-Kulum ben fakir bir öğrenciydim, korktun bana yardım etmedin!
-Kulum ben sokakta kaldım, endişe ettin bana el uzatmadın!
-Kulum ben hastaydım, çekindin bana yardım etmedin!
-Kulum ben yiyecek istedim ama sen ‘ne derler’ diye bana vermedin!
-Kulum ben çamurlu su bile bulamıyordum! …

Hizmetin kadri…
Yapılan amellerin sevabı cuma günlerinde, kandil gecelerinde, Kadir Gecesi’nde ve Ramazan’da farklı farklı. 3 yıllık boykot zamanında Şi’b-i Ebu Talib’de bin bir sıkıntı çekilirken verilen sadaka bir başka zamanla kıyas edilemez. Savaş zamanlarında çekilen eziyetlerle elde edilen sevap, barış zamanlarında yakalanamaz. Bilmiyoruz, yaşanan süreç belki de hizmet hareketinin Kadir Gecesi’ne tekabül ediyordur. Ve bu sürecin kadrini bilenler, dik duranlar, cesurca hizmeti sürdürenler bir başka zaman diliminde 80 yıllarını verseler belki de bu fırsatı elde edemezler.

Ahmet Turan Alkan’ın ikazıyla bitireyim: “Karakterin kor ateşle sınandığı bir dar kapıdan geçiyoruz. Aman hamiyet, aman metanet, ille de Mehâfetullah!”

v.ayhan@yenihayatgazetesi.com